Nur Talebesinin Programı

No Comments

Bir Risale-i Nur talebesi, asli vazifesi olarak bir günde neler yapmalıdır?


Cevap Cevap

Bir Nur Talebesinin, her gün yapması gereken aslî vazifelerini İbadetler noktası ve
Risale-i Nur hizmeti olarak iki grubda inceleyebiliriz.

İbadetler noktasında, 17. Söz’ün zeylinde geçen şu cümle; “1-İttiba-ı sünnettir, 2-feraizi (farzları) işlemek, 3- kebairi (büyük günahları) terketmektir. 4- Ve bilhassa namazı ta’dil-i erkân ile kılmak, 5- namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.” ibadetlere dair vazifeleri güzelce sıralamıştır. Bunlara Kur’an ve Cevşen okumak da ilave edilebilir.

Risale-i Nur hizmeti noktasındaki vazifeleri ise, kısaca iman ve Kur’an’a hizmet etmek olarak ifade edebiliriz. Bu sadedde, Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadelerinden, talebelerinden;

1- mümkün mertebe her gün kalem kullanmalarını, yani Risaleleri elleriyle yazmalarını istediğini;

2- Risaleleri okumalarını ve dinlemelerini arzu ettiğini anlıyoruz. Buna dair iki parça şöyledir:

“Vazifedarane (vazifeli gibi) kalemi her gün istimal etmeyenler (yazmayanlar), Risale-i Nur talebeleri ünvan-ı icmalîsinde (özet unvan içinde) her yirmi dört saatte yüz defa hissedar olmak yeter diye, hususî isimlerle has şakirdler (talebeler) dairesi içinde bir kısmın isimleri muvakkaten (geçici) tayyedildi (çıkarıldı).” (Barla Lahikası)

“Her bir adam eğer hanesinde dört-beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük Medrese-i Nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç-dört zât birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir Medrese-i Nuriye ittihaz etsin (kabul etsin). Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş-on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir mikdar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevablarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesi’nde (Yazı Mektubunda) yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi (sıradan) muameleleri (işleri) de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir diye kalbe ihtar edildi (ilham edildi). Ben de kardeşlerime beyan ediyorum.”
(Emirdağ Lahikası)

Üstad Bediüzzaman’ın Halefi

No Comments

Bediüzzaman Hazretleri’nin kendinden sonra yerine bıraktığı vekili, en önde gelen bir talebesi olan Ahmed Hüsrev Efendi’dir. Bunu sözlü olarak, talebelerine mükerreren bildirdiği gibi, yazdığı risalelerde de buna işaret eden muhtelif beyanları vardır.

Ayrıca Hz. Üstad’ın Risale-i Nur’da geçen pek çok ifadeleri, Hüsrev Efendi’nin bu makama liyakatini göstermektedir. Bu çok mühim meseleyi dört ana başlık altında inceleyerek bunun Nur hizmetinin en parlak en açık hakikatlerinden biri olduğunu göstermeye çalışacağız inşaallah.

1- HER CEMAATİN, HER TOPLULUĞUN BİR İDARECİSİ OLMASI İSLAMİYETİN BİR KAİDESİDİR. BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ’NİN GÖRÜŞÜ DE BU MERKEZDEDİR

Bediüzzaman Hazretleri’nin cemaat ve şahs-ı manevi üzerinde çok durması ve Nur hizmetinin şahsı manevisini nazara vermesi bazı kimseler tarafından, “O’nun kendisinden sonra yerine sadece cemaati bıraktığı, o cemaate bir reis bırakmadığı” gibi yanlış bir şekilde yorumlanmaktadır. Hâlbuki şahs-ı manevi kuralı, reis ve lider kavramına ters olmadığı gibi aksine onu gerektirir de. Çünkü o şahs-ı maneviyi temsil edecek, idare edecek ve istişarenin son noktası olacak bir reise her zaman ihtiyaç vardır. Toplum hayatında başı olmayan hiçbir topluluk varlığını devam ettiremediği gibi, yaradılış kanunları da her cemaatin bir başı olmasını gerektirir, dinimiz de bunu emreder.

Hadis-i Şerif’in İdareci Lüzumuna İşareti:

Peygamber asm. Efendimiz, “Üç kişi yolculuğa çıkarlarsa, aralarından birini başkan seçsinler!” (Ebû Dâvûd, Cihâd 80) buyurarak liderliğin ne kadar önemli olduğuna işaret etmiştir.

Bu hadis-i şerif büyük hadis allamesi İmam Nevevî (rh) Hazretleri’nin Riyazus Salihin eadlı eserinde şöyle yorumlanmıştır:

“Güzel dinimiz gönül yurdunda şirki, küfrü ve nifakı istemediği gibi toplum hayatında da başıbozukluğu, disiplinsizliği, kargaşayı, fitne ve anarşiyi asla arzu etmez. Dinimize göre düzen ve intizam, en küçük toplum birimine kadar her yerde önemlidir. Bu sebeple Sevgili Peygamberimiz, yolculuk yapmakta olan üç kişilik, küçük ve geçici bir toplulukta bile, mutlaka sorumlu birinin, bir yöneticinin belirlenmesini tavsiye etmiştir. Kendisi de mübarek hayatlarında bu hususa büyük bir itina göstermiştir. Bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuştur:

“Dünyanın ücra bir köşesinde de olsa, üç kişinin, içlerinden birini kendilerine emir (idareci) tayin etmeden yaşamaları doğru olmaz” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 177)

Dünyanın ücra bir köşesindeki üç kişiye bile Resulullah asm. Başınıza bir idareci seçin diyorsa yüzbinlerce talebenin başsız ve idarecisiz kalması savunulabilir mi? Eğer bu savunulsa Hz. Peygamber asm.ın bu emrine muhalefet edilmiş olmaz mı?!

Bediüzzaman Hazretleri’nin Cemaatin Başsız Olmayacağına İşaret Eden Bazı Beyanları

“O (yeğeni Abdurrahman) dünyada kalsaydı; hem dünyadaki vazife-i uhreviyemin kuvvetli bir medarı (sebebi) ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayr-ül halef (hayırlı halef-yerine geçen) ve hem de bu dünyada en fedakâr bir medar-ı teselli, bir arkadaşım olabilirdi.” (26. Lem’a, 12. Reca)

Demek Hz. Üstad bu Lem’anın yazıldığı 1933 yılında dahi yerine geçecek birini düşünüyordu…

“Mesleğimizin esası uhuvvettir (kardeşliktir). Peder ile evlâd, şeyh ile mürid mabeynindeki vasıta (bağ) değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer.” (21. Lem’a, 4. Düstur)

Demek, Nur Mesleği’nin temeli kardeşlik ve bu kardeşler arasında bir şahs-ı manevi oluşturmak olsa da araya Üstadlık makamı giriyor. Nur mesleği Hz. Üstad’ın hayatından sonra devam ettiğine göre üstadlık esası da devam edecektir.

Nübüvvet Beşerde Zaruriyedir

Karıncayı emîrsiz (idarecisiz), arıları ya’subsuz (Arı beyi) bırakmayan kudret-i ezeliye elbette.

Beşeri de bırakmaz şeriatsız, nebîsiz. Sırr-ı nizam-ı âlem, böyle ister elbette. (Sözler, Lemaat)

Demek karınca ve arı gibi toplulukları dahi başsız bırakmayan Allah, insanların da başsız olmasını murad etmez. Âlemdeki düzen her topluluğun başında bir idareci bulunmasını gerektiriyor.

2- BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ’NİN YERİNE HÜSREV EFENDİ’Yİ BIRAKTIĞINA DAİR BİR KISIM SÖZLÜ RİVAYETLER

1- “Sen hem benim yerime hem de kendi yerine hizmet edeceksin!”

Hususen başta Hüsrev Efendi olarak, bazı talebelerin şu rivayetleri de bu konuda çok mühim önem arz etmektedir:

“Bedîüzzaman Hazretleri bir gün talebeleri ile birlikte Isparta’nın Kirazlıdere mevkiinde kıra çıkmış ve orada bulunan talebelerinin huzurunda Hüsrev Efendiye hitaben: “Hüsrev! Azrâil Aleyhisselâm gelse ‘Seni mi alayım, Hüsrevi mi alayım?’ dese ben ‘Beni al, Hüsrev hem benim yerime hem de kendi yerine hizmet eder’ derim” deyince Hüsrev Efendi, “Üstâdım! Ben zâten hastayım! Azrâil Aleyhisselâm beni alsın, ben sizi âhirette karşılarım” diye mukabele etmişti.

Bunun üzerine Hazret-i Bedîüzzaman “Hayır Hüsrev! Cenab-ı Hakk böyle ister! Melekü’l-Mevt beni alacak, sen hem benim yerime hem de kendi yerine hizmet edeceksin!” demiştir.

Aşağıda Risale-i Nur’dan yaptığımız alıntılarda da görüleceği üzere, yüksek ahlakı, ihlası, tevazuu, sadakati, hizmeti ile Bediüzzaman Hazretleri’nin en sevdiği talebesi olmak şerefine yükselmiş olan Hüsrev Efendi’nin bu rivayetinin doğruluğundan hiçbir Nur Talebesi’nin şüphe etmemesi gerekir. Çünkü Hüsrev Efendi gibi hayatı boyunca dost ve düşmanının ittifakıyla tamamen en yüksek bir fazilet üzere yaşamış bir zattan, Hususan böyle bir konuda hilaf-ı hakikat bir beyan sudur etmesi asla mümkün değildir.

2- “Benden sonra Hüsrev ’e hizmet edeceksiniz.

Bir kısmı bu gün hayatta olan ve yakınında bulunup şahsi hizmetlerini gören bazı talebeleri, “Bediüzzaman Hazretleri bize, ‘bana hizmet ettiğiniz gibi benden sonra da Hüsrev’e hizmet edeceksiniz’ derdi”şeklinde rivayet etmektedirler.

3- “Sen Benden Sonra On Beş Yirmi Sene Daha Yaşayacaksın Ve Hem Kendi Vazifeni, Hem De Benim Vazifemi Yapacaksın”

Abdülkâdir Badıllı’nın Mufassal Tarihçe-i Hayat kitabında geçen ve Hüsrev Efendi’den yapılan şu rivayet de aynı mealdedir:

“Ben bir ara Üstadımızın bedeline ahirete gitmeye dair ciddi arzumu kendilerine arz ettim. Üstadımız hayır hayır dedi ve “sen benden sonra on beş yirmi sene daha yaşayacaksın ve hem kendi vazifeni, hem de benim vazifemi yapacaksın demişlerdi.”

Hüsrev Efendi tam da Üstadının kerametle haber verdiği gibi, 15-20 senenin tam ortası olan 17 sene daha yaşadı ve 1977 senesinde vefat etti. Üstadının buyurduğu gibi hem kendi hizmetlerini, hem de Üstadının bıraktığı vazife olan cemaatin sevk ve idaresi hizmetini etrafına toplanan binlerle sadık arkadaş ve talebeleriyle devam ettirdi.

4- Şeyh Abdulkâdir-i Geylânî’nin Hüsrev Efendi’ye İşareti:

Sikke-i Tasdik-i Gaybî Mecmuası’nda Sekizinci Lem’a Risalesi’nde Üstad Hazretleri, Şeyh Geylani Hazretleri’nin bir kasidesinin tahlillerini yapar. Bu kasidede Hz. Şeyh’in Üstad’dan ismiyle haber verdiği, risalelere ve talebelere işaretler ederek bu ahirzaman fitneleri içinde zorluklar altında hizmet eden Nur Talebelerine ta o zamandan iltifatlar ederek teşvik ettiğini söyler ve bunu tahliller yaparak gösterir. Orada Şeyh Geylani Hazretleri, Hüsrev, Hulusi, Sabri, Sıddık Süleyman, Binbaşı Asım Bey gibi o risalenin yazıldığı 1933 yılında Hz. Üstad’ın etrafında bulunan ileri gelen on kadar talebenin isimlerine işaret eder.

Çok dikkat çekici bir durumdur ki, Şeyh Geylanî diğer talebelere farklı yerlerde işaretler ederken Hüsrev Efendi’ye “Taişu Saiden” fıkrası ile işaret eder. Hâlbuki bu fıkra Şeyh Geylani’nin Bediüzzaman Hazretleri’nden adıyla haber verdiği aynı yerdir. Hz. Üstad kendisinden haber veren aynı ibarenin Hüsrev ’i gösterdiğini söylüyor. Bu da Şeyh Geylani’nin Bediüzzaman’dan sonra yerine Hüsrev ’in geçeceğine bir işareti olsa gerektir. Zira Bediüzzaman Hazretleri’nden gelen diğer bir rivayette şöyle demiştir: “Taişu Saiden fıkrası gösteriyor ki, içinizde benden sonra en bahtiyar Hüsrev olacaktır.”

Yine Hüsrev Efendi’nin rivayetine göre, Denizli Hapsi’nde zehirlenerek şehid edilen Hâfız Ali abi (rh), hapis esnasında talebeler arasından kimin imamlığa geçeceği sözkonusu olduğunda, “Taişu Saiden fıkrası Bediüzzaman’dan sonra Hüsrev’i gösteriyor” diyerek seccadenin önüne geçmiş ve Hüsrev Efendi’den başkasının imamlığa geçmesine mani olmuştur.

5- “Kırk canım olsa, kırkını da Hüsrev’e feda ederim.”

Bediüzzaman’ın talebelerinden Abdurrahman Cerrahoğlu (rh) ve Mustafa Sungur’un farklı zamanlarda Hz. Üstad’dan işittikleri şu ifadesi de Hüsrev Efendi’yi yerine bırakacağını gösterir.

“Kırk canım olsa, kırkını da Hüsrev’e feda ederim.”

Bediüzzaman Hazretleri hiçbir talebesi için bu derece fedakârlık gösteren ve bu derece değer verdiği bir cümle sarf etmemiştir. Acaba gerçekten bu sözü söylemiş midir diye kalbine gelenler için, bu sözü söylediğine, Risale-i Nur’da geçen şu ifadesini delil olarak gösterebiliriz:

“Eğer benim elimden gelseydi, hayatımdan ve sıhhatimden size (Hüsrev’e) memnuniyetle verirdim.” (Emirdağ Lahikası 1)

6- “Benim Vekilim Hüsrev’dir”

Denizli’li eski Nur Talebelerinden Bakırcı Mehmed Efendi şöyle rivayet etmiştir:

“Ben, Baraklı’lı Abdullah Koyun ve Homa’lı Sami Tüzün Hz. Üstad’ı Emirdağ’da ziyaretimiz sırasında bize üç defa, “Benim vekilim Hüsrev’dir, benim vekilim Hüsrev’dir, benim vekilim Hüsrev’dir.” dedi.

7- “Kahraman Hüsrev’im var”

Bediüzzaman Hazretleri’ni ziyaret esnasında, “Üstadım sizden sonra kimi ziyaret edelim” diye soran bazı talebelerine, “Kahraman Hüsrev’im var” diye cevabladığını rivayet etmiştir.

3- BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ’NİN HÜSREV EFENDİ’Yİ YERİNE BIRAKACAĞINI GÖSTEREN RİSALE-İ NUR’DAKİ YAZILI BEYANLARI

1948-49 yıllarında Afyon Hapsinde iken, Üstad bütün talebelerinden ayrı bir koğuşa alınmış idi. Bu sırada diğer koğuşta bulunan talebelerine hitaben yazdığı bir mektubda onlara şöyle demiştir:

1- “Hüsrev gibi Nur kahramanından -benim yerimde ve Nur’un şahs-ı manevîsinin (manevî şahsiyetinin) çok ehemmiyetli bir mümessili (temsilcisi) olmasından- hiç bir cihetle gücenmemekelzemdir (en lazımdır).” (Şualar, 14. Şua)

Hz. Üstad bu ifadeleriyle, Tahiri, Refet, Mehmed Feyzi, Zübeyir ve Ceylan gibi bütün ileri gelen talebelerin bulunduğu bir topluluğun başına Hüsrev Efendi’yi geçirmiş ve onu kendi yerinde bilmelerini istemiştir.

2- “Medreset-üz Zehra erkânlarının, hususan Hüsrev ‘in bu vatan ve millet ve âlem-i İslâm’a hizmet-i imaniyeleri ve tahribçi dinsizlerin desiselerine sed çekmeleri o kadar büyük bir hasenedir ki, farz-ı muhal binler seyyie olsa afvettirir. Öyle ise, başta Hüsrev olarak o erkânların hiçbir hareketini tenkid etmemek ve kemal-i ihlas ve samimiyet ile onlara tesanüd (dayanışma) ve tam kardeş olmak lâzımdırdiye bu mealde bir ders oldu. İnşâallah Hacı Sabri de Hoca Sabri ve Rüşdü ve emsalleri gibi ruh u can ile alâkadar ve Hüsrev ‘e tam kardeş olacak; meşreb ihtilafı daha tesir etmeyecek. Hasta kardeşiniz Said Nursî” (Emirdağ Lahikası 2 1950′ler)

Bu ifadelerden anlaşılıyor ki Hz. Üstad talebelerine, hususan ve başta Hüsrev olarak Medresetüz Zehra Erkanları ile tam dayanışma içinde olmak ve onları asla tenkid etmemeyi emretmektedir. Medresetüz Zehra Erkanları ise Isparta’nın ileri gelen talebeleri demektir. Emirdağ Lahikası 2. Cildinde geçtiğine bakarak 1950’lerde, yani Hz. Üstad’ın ömrünün sonlarında söylediği anlaşılan bu ifadelerle, tüm talebelerini, özellikle Hüsrev Efendi ile tam kardeş olmaya ve onunla dayanışma halinde bulunmaya davet etmektedir. Bunun açık anlamı ise, Bediüzzaman Hazretleri tüm cemaati, başında Hüsrev Efendi’nin bulunduğu Isparta Nur Talebeleri etrafında toplanmaya çağırmaktadır.

3- “Risale-i Nur’un kahramanı Hüsrev, benim bedelime ölmek ve benim yerimde hasta olmak samimî ve ciddî istiyor. Ben de derim: Te’lif zamanı değil, şimdi neşir zamanıdır. Senin yazın, benim yazımdan ne derece ziyade ve neşre faideli ise, hayatın dahi hizmet-i Nuriyede benim bu azablı hayatımdan o derece faidelidir. Eğer benim elimden gelseydi, hayatımdan ve sıhhatimden size memnuniyetle verirdim.” (Emirdağ Lahikası 1)

Yine 1950’lere yakın dönemde yazılan bu mektubdaki altı çizili olan satırları bir daha dikkatle okursak Hz. Üstad’ın vefatından sonra, kendi yerine Hüsrev Efendi’yi düşündüğü gayet açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Hem pek çok kimseden nakledilen rivayetlere göre burada arzu ettiği gibi daha sonraları Hz. Üstad, ömrünün sekiz senesini Hüsrev Efendi’ye bağışlamıştır.

4- “Hüsrev ‘in hakikaten tedbirce bana ihtiyaç bırakmayacak bir derecede tedbir ve dirayeti ve Hâfız Ali gibi yüksek ihlası ve mahviyeti (tevazuu)” (Kastamonu Lahikası)

Demek ki, Bediüzzaman Hazretleri Müslüman bir idarecide bulunması elzem olan, gerek tedbir ve dirayet, gerekse en önemli manevi değer olan ihlas açısından Hüsrev Efendi’nin, kendisine ihtiyaç bırakmayacak derecede yüksek bir seviyede bulunduğunu düşünüyor ve mektubla neşrederek bunu bütün talebelerine de ilan ediyor. Hz. Üstad başka hiçbir talebesi için “bana ihtiyaç bırakmayacak bir derecede tedbir ve dirayeti” tabirini kullanmamıştır. Öyleyse bu ifadeleri ile kendi yerine en layık olan talebenin Hüsrev Efendi olduğunu ilan etmiş oluyor.

5- “Ecel gizli olmasından, vasiyetname yazmak sünnettir. Benim metrukâtım ve Risale-i Nur’dan olan benim hususî kitablarım ve güzel cildlenmiş mecmualarım vesair şeylerimin bütününü, Gül ve Nur fabrikalarının heyetine, başta Hüsrev ve Tahirî olarak o heyetten oniki kahraman kardeşlerime vasiyet ediyorum.” (Emirdağ Lâhikası -1)

Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Aziz, sıddık kardeşlerim, sebatkâr ve hakikî vârislerim!” gibi cümlelerinden anlaşıldığı üzere bütün has talebelerini varisleri olarak görür. Hatta “Risale-i Nur talebelerinin hasları olan sahib ve varisleri” ifadesini kullanır. Fakat yukarıdaki vasiyetnamesinden ve daha önceki karinelerden de anlaşılan o ki, birinci sıradaki varisi olarak Hüsrev Efendi’yi gösteriyor.

6- “Isparta havalisinde yüzer genç Said’ler ve Hüsrev ‘ler yetişmişler. Bu ihtiyar ve zaîf Said, dünyadan kemal-i istirahat-ı kalble veda etmeye hazırdır.” (Kastamonu Lahikası)

Demek ki Üstad Hazretleri Isparta ve civarında yetişen kendisine ve Hüsrev ’e benzeyen talebelerin varlığından dolayı ahirete gitmeye razıdır. Öyleyse “Said” ahirete gittiğinde, onun yerinde Hüsrev ’in kalacağı anlaşılmaz mı? Elbette onun yerini doldurmaya en layık talebesinin Hüsrev olduğu anlaşılır.

7- “Risale-i Nur’un hıfz ve neşrine ve sahabet ve himayetine çalışmak için hayat isterdim. Fakat hadsiz şükür olsun ki, bir bîçare ihtiyar Said yerinde çok genç Said’ler o vazifeyi yapıyorlar. Hususan Hüsrev ‘ler, Feyzi’ler, Ahmed’ler, Mehmed’ler, biraderzadem gibi çok Abdurrahman’lar ve hakeza Hâfız Ali’yi kabrinde mesrur, müferrah ettikleri gibi, inşâallah kabrimde de öyle mesrur edecekler. (Emirdağ Lâhikası -1 110)

Hz. Üstad’ın arkasında bıraktığı ve vefatından sonra kendisini kabrinde de mesrur edecek Genç Saidler’inbirincisinin Hüsrev olduğu bu ifadelerden de anlaşılıyor.

8- “(Hüsrev ‘e hitaben yazılan bir mektubdur)

Aziz, mübarek, sıddık kardeşim! … tefsir-i hakaik-i Kur’aniye etrafında halka tutan ve sizin gibi çarklardan mürekkeb olan bir cemaat-ı mübareke içinde en has ve en yüksek mertebeye kâtib tayin edildiğine o rü’ya beşaret verdiği gibi, biz de beşaret ediyoruz.” (Barla Lahikası)

9- “Hüsrev kardeş! … Hakikaten ebedî bir gül fabrikasına kâtib tayin edildiğinize kanaatım kat’iyyet kesbetti.” (Kastamonu Lâhikası 36)

Son iki iktibas da Hüsrev Efendi’nin en yüksek mertebede ebedî bir Nur hizmetine manen tayin edildiği hem rüyanın müjdesiyle, hem de Üstadın kati kanaatiyle bildirilmektedir. Hz. Üstad’ın kanaati, onun sadık talebelerinin de kanaatidir veya öyle olmalıdır.

4- HÜSREV EFENDİ’NİN BU MAKAMA LİYAKATİNİ GÖSTEREN RİSALE-İ NUR’DAN BAZI DELİLLER

Hüsrev Efendi, Bediüzzaman Hazretleri’nin çok değer verdiği ve “saff-ı evvel” ve “Medresetüzzehra Erkanları” namını verdiği Isparta’lı ilk grub talebelerdendir. 1931 yılında hizmete başlamış ve 30 sene boyunca Bediüzzaman Hazretleri’nin en çalışkan, en fedakâr, en ferasetli, en dirayetli, en ihlâslı ve Hz. Üstadın kendisinden en fazla razı olduğu ve Risale-i Nur’a en fazla hizmeti geçen talebesi olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri vefat ettiği 1960 senesinde, Hüsrev Efendi tam 61 yaşında ömrü nurlarla kemale ermiş, Üstadının ve Risale-i Nur’un hizmet anlayışına her cihette sahip olmuş bir durumda idi. Bu saydığımız meziyetlerin tamamı Risale-i Nur’da geçen ibarelere dayanmakta, bu sebeble Risale-i Nur’un hizmet tarihine vâkıf olan herkes tarafından da bilinmektedir.

1- Bediüzzaman Hazretleri’nin Hüsrev Efendi’ye Son Derecede Değer Verdiğini Gösteren Bazı Cümleleri:

Hüsrev Efendi’nin Hizmetlerinin Pek Yüksek Değeri:

“Bu zat (Hüsrev) müstesna ve şirin kalemiyle nurlardan altı yüz risaleye yakın yazmış ve vatanın her tarafına neşrederek komünist perdesi altında dehşetli ifsada çalışan anarşistliği kırdı ve tecavüzünü durdurdu ve bu mübarek vatanı ve bu kahraman milleti o zehirden kurtarmak için tesirli tiryakları her tarafa yetiştirdi. Türk gençlerini ve nesl-i âtiyi büyük bir tehlikeden kurtarmağa vesile oldu.” (14. Şua)

“Gizli düşmanlarımız iki plânı takib ediyorlar. Biri beni ihanetlerle çürütmek; ikincisi, mabeynimize bir soğukluk vermektir. Başta Hüsrev aleyhinde bir tenkid ve itiraz ve gücenmek ile bizi birbirimizden ayırmaktır. Ben size ilân ederim ki; Hüsrev ‘in bin kusuru olsa ben onun aleyhinde bulunmaktan korkarım. Çünki şimdi onun aleyhinde bulunmak, doğrudan doğruya Risale-i Nur aleyhinde ve benim aleyhimde ve bizi perişan edenlerin lehinde bir azîm hıyanettir ki, benim sobamın parçalanması gibi acib, sebebsiz bir hâdise başıma geldi.” (14. Şua)

“Bilhassa Medreset-üz Zehra erkânlarının, hususan Hüsrev ‘in bu vatan ve millet ve âlem-i İslâm’a hizmet-i imaniyeleri ve tahribçi dinsizlerin desiselerine sed çekmeleri o kadar büyük bir hasenedir ki, farz-ı muhal binler seyyie olsa afvettirir. (Emirdağ Lâhikası-2)

“Bana hizmet eden Ali geldi, dedi: “Ben rü’yada gördüm ki, sen Hüsrev ‘le beraber Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın elini öptün.” Birden bir mektub aldım ki, Hüsrev ‘in hattıyla (yazısıyla) yazılan Asâ-yı Musa mecmuasını kabr-i Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm üzerinde hacılar görmüşler. Demek benim bedelime Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın manevî elini, Hüsrev kaleminin vasıtasıyla öpmüş ve rıza-yı Nebeviyeye mazhar olmuş.” (Şualar 488)

“Şimdi Hüsrev gibi Nur kahramanı size ihsan edildi. İnşâallah bu medrese-i Yusufiye dahi, Medreset-üz Zehra’nın bir mübarek dershanesi olacak. Ben şimdiye kadar Hüsrev ‘i ehl-i dünyaya göstermiyordum, gizlerdim. Fakat neşredilen mecmualar, onu ehl-i siyasete tamamıyla gösterdi, gizli birşey kalmadı. Onun için ben onun iki-üç hizmetini has kardeşlerime izhar ettim. Hem ben, hem o, daha gizlemek değil, lüzum ise aynı hakikat beyan edilecek. (14. Şua)

“Hüsrev kardeş! Kasem ederim benim elimden gelseydi, yalnız bu defa altun yaldızla yazdığın Mu’cizat-ı Ahmediyeye mukabil her bir sahifesine, yalnız maddî bir ücret olarak birer altun hediye edecektim.” (Kastamonu Lâhikası)

“Hüsrev ‘in pek çok vazifelerini tamamen yapması, kanaatım geldi ki; Barla’da bulunduğum zaman bütün yazanların tashihatını ve te’lif hizmetini yapmamda tahakkuk eden büyük inayet ve hârika muvaffakıyet, aynen Hüsrev ‘de, yardımcılarında dahi nümunesi var.” (Emirdağ Lâhikası-1)

“Hüsrev ‘i (1) tashihte ve (2) tevzi’de ve (3) tedbirde ve (4) muhaberede ve (5) Nurların neşir ve yetiştirmesinde tebrik ve muvaffakıyetine dua ederiz. Bu ehemmiyetli vazifelerle beraber; (6) yine o şirin ve parlak kaleminin yazılarını çok nüshalarda görüyoruz; hem müstakil nüshaları da yazıyor, mektubundan anlıyorum.” (Emirdağ Lâhikası-1)

“Hüsrev ve Tahirî gibi vazifelerini tam yapan ve bin Hüsrev ve beşyüz Tahirî meydanda bırakan iki kardeşimiz ve onların sisteminde bir Nurcuyu sulh mahkemesine vermek, İnşâallah neticesinde büyük bir inayet ve fütuhat olacak, hiç merak etmeyiniz.” (Emirdağ Lâhikası-1)

Hüsrev Efendi’nin Zatının, İhlasının ve Fikrinin Değeri:

“Ben dava eder ve isbat ederim ki: bu soğukta soğuk muamele gören ve millete ve vatana zararlı tevehhüm edilen ve vücudca hastalıklı bulunan Husrev, Türk milletinin manevi büyük bir kahramanı ve bu vatanın bir halaskarıdır (kurtarıcısıdır) ve Türk milleti onun ile iftihar edecek bir halis fedakarıdır;

ve sırr-ı ihlasa tam mazhar olduğundan benlik ve riyakarlık ve şöhretperestlik bulunmaması cihetiyle çok hizmet-i vataniye ve milliyesinden bir ikisini beyan etmek zamanı geldi.” (14. Şua)

Altı çizili olan satırlarda öyle bir hizmet seviyesi, öyle yüksek bir ihlas mertebesi anlatılıyor ki, âdeta Üstad Bediüzzaman Hazretleri kendinden bahsediyor…

“Risale-i Nur’un kahramanı Hüsrev , benim bedelime ölmek ve benim yerimde hasta olmak samimî ve ciddî istiyor. Ben de derim: Te’lif zamanı değil, şimdi neşir zamanıdır. Senin yazın, benim yazımdan ne derece ziyade ve neşre faideli ise, hayatın dahi hizmet-i Nuriyede benim bu azablı hayatımdan o derece faidelidir. Eğer benim elimden gelseydi, hayatımdan ve sıhhatimden size memnuniyetle verirdim.” (Emirdağ Lâhikası-1)

Hz. Üstad ile talebesi arasındaki şu fevkalade karşılıklı sevgi ve fedakârlık duygularına hayran olmamak mümkün değil.

“Hüsrev, yazdığı Kur’an’ı fotoğrafla tab’ını kabul etmeyerek binler cazibedar Kur’anlar kendi hattı ile Âlem-i İslâm’da intişarıyla, kutbiyet derecesinde bir mertebe-i ulviyeyi ve yüksek bir şeref-i imtiyazı bırakıp, Risale-i Nur dairesindeki sırr-ı ihlası muhafaza ve hazz-ı nefisten teberri etmiştir.” (Kastamonu Lâhikası)

İhlası muhafaza etmek yolunda kutubluk gibi bir mertebeyi dahi feda etmek Hüsrev Efendi’nin ihlasının ne kadar yüksek derecelere ulaştığını gösteriyor.

“Hâfız Ali ile Hüsrev ‘in birbirleriyle ciddî bir mahviyet içinde kardeşlik irtibatları, Risale-i İhlas’ın tam sırrına mazhar olduğunuzu bana ihsas etti, ümidlerimi fevkalâde kuvvetlendirdi.”

(Kastamonu Lâhikası)

“Hem bu Hüsrev ‘in kalemi gibi; fikri, kalbi de o nisbette hârika diyebiliriz. Risale-i Nur’a karşı irtibatı ve iştiyakı ve kanaatı gittikçe terakki ve inkişaf ediyor. Hiçbir hâdise onu sarsmıyor, fütur vermiyor.”(Kastamonu Lâhikası)

Üstadının ifadeleriyle “kalemi kerametli” olduğuna göre, kalemi nisbetinde harika olan fikri ve kalbi de kerametli demektir.

“Risalet-ün Nur hakkında kerametli ve dikkatli ve isabetli ve keskin Hüsrev ‘in nazarı doğrudur.” (Kastamonu Lâhikası)

“Bu defa Hüsrev ‘in, Hâfız Ali’nin, Hâfız Mustafa’nın, Küçük Ali’nin birbirine hitaben yazdıkları dört mektublarını okudum. En derin kalbimde bir sürur, bir hiss-i şükran, bir memnuniyet hissettim. Bu çok kıymetdar kardeşlerimin ne derece âlî himmet ve yüksek ruhlu, Risale-i Nur hizmetinde ne derece fedakâr olduklarını anladım.” (Kastamonu Lâhikası)

“Hâfız Ali’nin hakikaten müstesna bir mahviyet ve tevazuu içinde ihlası ve fena fi-l ihvan düsturunu muhafaza etmesi; ve Hüsrev ‘in hakikaten tedbirce bana ihtiyaç bırakmayacak bir derecede tedbir ve dirayeti ve Hâfız Ali gibi yüksek ihlası ve mahviyeti…” (Kastamonu Lâhikası)

“Hüsrev, Refet, Rüşdü’nün vaziyetlerini de merak ediyorum. Ve bilhassa Hüsrev ne haldedir?” (Kastamonu Lâhikası)

“Aziz, sıddık, çok mübarek, çok faal, çok hâlis, çok kıymetdar kardeşim Hüsrev !” (Emirdağ Lâhikası -1)

“Medar-ı hayret bir lütf-u bereket: Gül fabrikasının kâtibliğiyle (bu rüyayla) Risaletü’n-Nur’a intisab edenHüsrev , iki buçuk sene evvel bir küçük şişe gülyağı göndermişti. Mütemadiyen istimal ettiğim halde daha bitmedi, devam eder.” (Kastamonu Lâhikası)

Hüsrev Efendi’nin Kaleminin ve Yazısının Değeri:

“Kur’anın altun bir anahtarı olan kalem-i Hüsrevî; değil yalnız bizleri, belki ruhanîleri ve melekleri de sevindiriyorlar.” (Kastamonu Lâhikası)

“Risale-i Nur, Kur’anın bir mu’cize-i manevîsi olduğu gibi; Hüsrev ‘in kalemi de, Risale-i Nur’un pek kuvvetli bir kerameti olduğunu buraca hergün tasdik ediyoruz.” (Kastamonu Lâhikası)

“Hüsrev kardeş! Beşinci Şua’ın kıymetini tam beyan ve takdirin beni çok mesrur etti. İkinci defa yaldızlı bir Kur’anı yazdığın, beni fevkalâde müferrah etti. Hem benim için de yeni risaleleri mübarek kaleminle istinsah ettiğin, beni minnetdarlık hissinden mesrurane ağlattı.” (Kastamonu Lâhikası)

“Üstadım bana ‘Mu’cizat-ı Ahmediye’yi, kardeşim Hüsrev tarzında yaz’ diyordu. Ben -yani Feyzi- bir parça tenbellik ettim. Birden (bir tokat yiyerek) 28′lilerle askere istenildim.” (Kastamonu Lâhikası)

“Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın ve Risale-i Nur’un hazinelerinin kerametli ve yaldızlı bir anahtarı olan kalem-i Hüsrevî, elhak Mu’cizat-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) gizli güzelliğini her göze gayet parlak ve güzel gösteriyor. Cenab-ı Hak bu kalemi, bu hizmette muvaffak ve daim eylesin, âmîn.” (Kastamonu Lâhikası)

“Yeni hurufla (harflerle) yazdığınız iki mes’ele, cidden tesirini gösterdi. Birinci, İkinci, Üçüncü Mes’eleleri de yazılsa çok iyi olur. Fakat Hüsrev ve Tahirî gibi kalemleri Kur’ana ve Kur’an hattına (yazısına) mahsus ve memur olmalarından bana endişe verir. Başkalar yazsalar daha münasibdir.” (13. Şua)

“Bu defa bize yazdığın Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) Risalesi çok hârika düşmüş. Kim ona bakıyor, bir zevk-i hakikî hisseder. Demek oluyor ki; manevî hâlis samimî hisler, maddî nakışlar suretinde kendini hissettiriyor. Bu sırra ben muttali’ olduğum vakit, kardeşim Galib dahi aynı hisse iştirak etti. Evet bunun altında manevî tebessüm var diye, senin hattını kendi hattına tercihle mukabele etti.” (Barla Lahikası)

“Risale-i Nur’un kahramanı olan Hüsrev ‘in bu defaki iki hediye-i kudsiyesi ve kerametkârane o iki semavî hediyenin manevî i’cazını gözlere de gösterir bir tarzda bu şuhur-u selâsede bizlere ve bu muhite hediye etmesi, Risale-i Nur nokta-i nazarında mu’cizane bir hizmettir. İnşâallah o Gül fabrikasının kalemi, buraları da bir gülistana çevirecek. Cenab-ı Hak o kalem sahibine, yazdığı her harf-i Kur’an’a mukabil Leyle-i Kadir’deki gibi otuzbin sevab ve rahmet ve hasene versin, âmîn âmîn âmîn.” (Kastamonu Lâhikası 90)

“Bu zât, dokuz-on sene zarfında dörtyüz risale kadar dikkatli ve tevafuklu olarak Risale-i Nur’dan yazdığı gibi; hâfız olmadığı halde yazdığı iki mükemmel Kur’an ile ve üçüncüsü -müteferrik surette- gözle görünür bir nevi i’caz-ı Kur’anı gösterir bir tarzda üç Kur’anı yazmış; tam mukabele edilmeden bize gelmiş; biz de mukabele etmeden size göndermiştik. Sizler de kemal-i dikkatle hareke ve harflerde gördüğünüz kırk-elli sehiv, Hüsrev ‘in kaleminin ne derece hârika olduğunu gösterir. Çünki her Kur’an’ınüçyüzbin altıyüz yirmi harfinde, o kadar hareke ve sükûnlarında yalnız kırk-elli sehiv bulunması, o kalemin isabette hârika olduğunu gösterir.” (Kastamonu Lâhikası)

“Hüsrev kerametli kalemiyle, bana yazdığı gayet kıymetdar bir nüshayı, aynen ve tam tamına muvafık gelmek şartıyla size yazdırıldı, yakında göndereceğim. Yanınızda yeni yazılan İ’caz-ı Kur’aniye gibi, bana bir nüsha lâzımdır. Fakat Hâfız’ın kalemi oradaki mevcud tevafuku tamamen muhafaza edememiş. TevafukçuHüsrev ‘in taht-ı nezaretinde, mabeyninizde taksim edip, bana yadigâr bir İ’caz-ı Kur’anî’yi müştereken yazsanız çok iyi olur.” (Barla Lâhikası 336)

Hüsrev Efendi’nin Mektublarının Değeri:

“Gül ve Nur fabrikası namına Hüsrev ‘in tebrik mektubu, beni sevinçle ağlattırdı. Zâten Hüsrev ‘in mümtaz bir hasiyeti budur ki; şimdiye kadar bana gelen bütün mektublarının hiçbirisi beni incitmiyor, elîm zamanlarımda da yumuşak geliyor, ruhumu okşuyor. Bu cihette dahi ona şahsım itibariyle çok minnetdarım.” (Emirdağ Lâhikası-1)

“Çok defa benim sıkıntılarıma bir merhem hükmüne geçmiş ve yanımdaki sakladığım kahraman Hüsrev ‘in çok mektubları ve onların her birinden birer ehemmiyetli fıkrayı alıp mecmuunu Lâhika’ya geçirmekiçin zaman bulamıyorum. İnşâallah bir istirahat zamanında tedkik edeceğim.”

(Emirdağ Lâhikası-1)

“Nur kahramanı Hüsrev ‘in, ben Emirdağı’nda iken bana yazdığı umum mektublarından mühim parçalarını, hususan benim yazdığım mektubların hülâsalarını hâvi kısımlarını bir defterde yazmıştım.Fakat ben hapiste iken birisi hoşuna gitmiş, almış; kayboldu. Şimdi tekrar eski mektublarından kırk kadar bende var. Onları inşâallah ben işaret edeceğim; burada yazdırmazsam size göndereceğim. Bir defterde cem’edilerek belki ehemmiyetine binaen teksir edilecek (çoğaltılacak).” (Emirdağ Lâhikası-2)

“Kahraman Hüsrev ‘in onlara dair mektubları, mübarek nushalar gibi, tenbellik, lâkaydlık hastalıklarına mübtela olanlara şifa olur, ellerde gezer.” (Kastamonu Lâhikası)

Hüsrev Efendi’nin Validesinin Değeri:

“Hüsrev kardeş! Son mektubumda demişim: Hüsrev ‘lerin vâlideleri sebebiyet verdiler ki; bir seneden ziyade bir vakitten beri bütün talebelerin peder ve vâlideleri duaya dâhil olmuşlar. Sakın yanlış zannetmeyiniz. Senin vâliden gibi, on seneden beri Risalet-in Nur’un has şakirdlerinin dairesinde bulunan orada çok âhiret hemşirelerim var. Onlar, yeniden başkalarının duaya dâhil olmalarına sebeb olmuşlar demektir.” (Kastamonu Lâhikası)

“Okudukça sizinle beraber kalbim hazîn hazîn ağlamaktan kendimi alamamakta idim. Hattâ yanımda bulunan vâlideme dahi okudum. Okurken vâlidem ağlıyor, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Ben de ağlamamak için nefsime cebrediyordum. Hüsrev”

“Hüsrev kardeş! Senin mektubun, benim meraklarıma bir şifa ve arzularıma bir deva ve ümidlerime bir ziya hükmüne geçti. Hem Risale-i Nur’un muhterem bir talebesi ve has dairesinde bulunan âhiret hemşirem vâlidenizin hastalığı ve ihtiyarlığı seni Isparta’ya celbi hayırdır. Elbette sen ona, Hastalar ve İhtiyarlar Risalelerini okumuşsun. O risaleler, benim bedelime onun keyfini sorup teselli versinler.” (Kastamonu Lâhikası)

“Aziz kardeşim Hüsrev!

Cenab-ı Hak merhumeyi mağfiret eylesin ve sana ve onun evlâdlarına sabr-ı cemil ihsan eylesin! Ben de mateminize cidden hissedarım. Senin ağlamana ve ağlayan mektubuna iştirak ettim. Evet sen de benim gibi, dünya ile iki cihetle alâkan kesiliyor. Hem öyle lâzım. Senin gibi Risale-i Nur’un bir fedaisi alâkası olmamalı ve alâka peyda etmemeli. Alâkalı olsa fevkalâde bir sebat, bir ihlasın lüzumu ile beraber; bazı ârızalar içinde sarsılır, tam fedakârlık edemez. O havalinin kahramanları elhak müstesnadırlar. Alâkalar onları sarsmıyor. Fakat bazıları; Hüsrev gibi, Said gibi ve Âtıf ve emsali gibi bütün bütün alâkasız da bulunmak lâzım.” (Kastamonu Lâhikası 231)

2- Hz. Üstad’ın, Hüsrev Efendi’yi Nur Talebelerine Uyulması Gereken Bir Numune Olarak Göstermesi:

Bediüzzaman Hazretleri hayatı boyunca, Hüsrev Efendi’nin ismini örnek talebe olarak göstermiş ve daima talebelerini onun gibi olmaya sevketmiştir. Denizli Hüsrev ’i, İnebolu Hüsrev ’i, Kastamonu Hüsrev ’i, Küçük bir Hüsrev gibi sıfatlarla pek çok talebelerini Hüsrev ’e benzemekle taltif etmiştir.

“Buranın bir Hüsrev ‘i olacak derecede ihlas ve irtibat ve iktidarı gösteren Küçük Hüsrev Mehmed Feyziisminde Risalet-ün Nur’un çalışkan bir talebesi…” (Barla Lâhikası 372)

“Lillahilhamd sizlerin gayretinizle o havalide çok Hüsrev ‘ler var, meydana çıkmağa başlamışlar. Belki çok zamandan beri mütemadiyen çalışmaktan Hüsrev ‘e bir istirahat verildi ve kıymetdar kalemi yerinde mübarek lisanı ve hâlisane ahvali yine kudsî hizmetini idame etmesini inayet-i İlahiyeden ümidvarız. Nasılki Feyzi ve Salahaddin’in askerliği de öyle mübarek oldu.” (Kastamonu Lâhikası)

“Isparta’nın Hâfız Ali’si (Kâtib Osman) elhak ikinci bir Hüsrev olduğuna benim de kanaatım geldi. Cenab-ı Hak onu ve Mehmed Zühdü gibi çok fedakârları ve Risale-i Nur’un hakikî sahiblerini Isparta’ya ihsan eylesin, âmîn. (Kastamonu Lâhikası)

“Ben kalben arzu ederim ki; çelik ve demir gibi sebatkâr Isparta ve civarındakiler gibi metin kahramanlar (Hüsrev ler, Hâfız Ali’ler gibi) Kastamonu tarafından dahi burada görünsün.” (13. şua)

“İkinci Hüsrev olan birinci Tahir’in gayet dikkat ve tevafuklu yazdığı risaleler beni o derece minnetdar ve mesrur ediyor ki, elimden gelseydi herbir nüshasına on altun lira verecektim.” (Kastamonu Lâhikası)

“Hem küçücük bir Hüsrev , hem küçücük bir Abdurrahman hükmünde Ceylan namında çok çalışkan bir çocuk, Risale-i Nur’a tam hizmet ediyor.” (Emirdağ Lâhikası-1)

“Denizli’nin bir Hüsrev ‘i Hasan Feyzi’nin uzunca, tafsilatlı bir mektubunu vasıtanızla aldım.

(Emirdağ Lâhikası-1)

“Nazif’e bin bârekâllah, bin mâşâallah. İkinci bir Hüsrev , İnebolu ikinci bir Isparta olduğunu isbat ediyor.” (Emirdağ Lâhikası -2)

“Küçük bir Hüsrev olan kahraman Sungur aynı vakitte…” (Emirdağ Lâhikası -2)

“O civarın bir Hüsrev ‘i kardeşimiz Ahmed Feyzi…” (Emirdağ Lâhikası-1)

3- Hüsrev Efendi Bediüzzaman Hazretleri’nin Üç Hapsinde De Onunla Beraber Hapis Yatmış Ve O Çile İmtihanlarından Yüzünün Akıyla Çıkmıştır.

Hüsrev Efendi, Afyon hapsindeki müdafaasına şu cümlelerle başlamıştır:

“İddia makamının Risale-i Nur’a hizmetimden dolayı Üstadımın mevhum suçuna beni iştirak ettirmesine mukabil derim ki:

Ben Üstadımın gittiği meslekte ve Risale-i Nur’la âlem-i İslâm’a hususan bu vatana ve bu millete ettiği kudsî hizmetinde kendisine isnad edilen mevhum suçuna ruh u canımla iştirak ediyorum. Ve beni bu hizmet-i imaniyede muvaffak eden Cenab-ı Hakk’a âhir ömrüme kadar şükredeceğim.” (14. Şua, Afyon Müdafaası)

“Çok tecrübelerle ve bilhassa bu sıkı ve sıkıntılı hapiste kat’î kanaatım gelmiş ki: Risale-i Nur ile kıraeten ve kitabeten iştigal, sıkıntıyı çok hafifleştirir, ferah verir. Meşgul olmadığım zaman o musibet tezauf edip lüzumsuz şeylerle beni müteessir eder. Bazı esbaba binaen, ben en ziyade Hüsrev ‘i ve Hâfız Ali, Tahirî’yi (R.H.) sıkıntıda tahmin ettiğim halde, en ziyade temkin ve teslim ve rahat-ı kalb, onlarda ve beraberlerinde bulunanlarda görüyordum. “Acaba neden?” der idim. Şimdi anladım ki; onlar hakikî vazifelerini yapıyorlar, malayani şeylerle iştigal etmediklerinden ve kaza ve kaderin vazifelerine karışmadıklarından ve enaniyetten gelen hodfüruşluk ve tenkid ve telaş etmediklerinden, temkinleriyle ve metanet ve itminan-ı kalbleriyle Risale-i Nur şakirdlerinin yüzlerini ak ettiler, zındıkaya karşı Risale-i Nur’un manevî kuvvetini gösterdiler. Cenab-ı Hak, onlardaki nihayet tevazu ve mahviyette tam izzet ve kahramanlık seciyesini umum kardeşlerimize teşmil ettirsin, âmîn!” (13. Şua, Denizli Hapsi)

“Hüsrev Altınbaşak’ın evi taharri olunup hem teksir makinesi, hem mecmualar müsadere edilerek bir sene evvel mahkemeye verilmiştik. Neticede yasak olmayan dinî eserler olmasından Hüsrev Altnbaşak’la bana ve diğer bir arkadaşımıza ruhsatsız kitab tab’ettiğimizden bir ay ceza verildi. Biz de temyiz ettik. Henüz temyizden gelmeden Afyon Hapishanesine getirildim.” (Şualar)

4- Risale-İ Nur’da İsmi En Çok Anılan Hüsrev Efendi’dir.

Hüsrev Efendi’nin adı, Bediüzzaman Hazretleri’nce risalelerde o kadar çok anılmıştır ki, kendisinden sonra en çok bahsi geçen isim olan Sabri’den yaklaşık iki kat olmak üzere adı tam 441 defa geçer.

Not: Nur 1.0 programındaki 13 ana eserden bilgisayarla tarama yapılarak tesbit edilmiştir.

5- Tevafuklu Kur’an’ı Yazmak Hüsrev Efendi’ye Nasib Olmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri’nin keşfettiği Kur’an’ın yazılarındaki tevafuk mucizesini onun emriyle “Tevafuklu Kur’an”ı yazarak göstermek Hüsrev Efendi’ye nasib olmuştur.

“Asr-ı saadetten beri böyle hârika bir surette mu’cizeli olarak yazılmasına hiç kimse kadir olmadığı halde Risale-i Nur’un kahraman bir kâtibi olan Hüsrev ‘e “Yaz” emir buyurulmasıyla, Levh-i Mahfuz’daki yazılan Kur’an gibi yazılması…” (11. Şua)

Herşeyin aslı Levh-i Mahfuz’da yazılı olduğu gibi Kur’an’ın sayfa ve yazı düzeninin de aslı oradadır. Bediüzzaman Hazretleri’nin verdiği bu büyük müjde Hüsrev Efendi’nin tarih boyunca kimseye nasib olmamış olan Levh-i Mahfuz’daki Kur’an’a benzer bir Kur’an’ı yazmak gibi çok büyük bir şeref ve imtiyaza da mazhar olduğunu göstermiştir. Hz. Üstad, bu Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’daki Kur’an’a benzediğini şu bilgiye dayandırmıştır:

“Ehl-i kalb bazı kimseler demişler: Bu tarz yazı Levh-i Mahfuz’un yazısına benziyor ve ona yakındır, diye hükmetmişler.” (Rumûzât-ı Semaniye)

“Senin yazdığın mu’cizeli iki Kur’an-ı Azîmüşşan’ın bu havalide hususan Ramazan-ı Şerif’te sana kazandırdıkları sevabları ve tahsin ve tebriklerini, inşâallah yakında tab’a girmesiyle, âlem-i İslâm’dan senin ruhuna yağacak rahmet dualarını düşün, Allah’a şükreyle.

(Kastamonu Lâhikası)

“Hem Kur’anın gözle görülen bir nevi lem’a-i i’caziyeyi (tevafuk mucizesini), beş-altı mushafta işaretler yaptım, hatt-ı arabî-i Kur’anîleri (Kur’an yazıları) mükemmel olan kardeşlerime taksim ettim. Bunların içinde hatt-ı arabî-i Kur’an’da Hüsrev onlara yetişemediği halde, birden umum o kâtiblere ve hatt-ı arabî muallimine tefevvuk eyledi. Ve hatt-ı arabîde, en mümtaz kardeşlerimizden on derece geçti. Umumen onlar tasdik edip: “Evet bizden geçti, biz ona yetişemiyoruz” dediler. Demek Hüsrev ‘in kalemi, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın ve Risale-i Nur’un mu’cizevari kerametleri ve hârikalarıdır. Kardeşiniz Said Nursî”(Kastamonu Lâhikası)

“Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ımızı tab’edilecek esbab (sebebler) var, maniler yok. Madem mübarek Hüsrevgeldi; en birinci hak, bu mes’elede onundur. Ve madem iki Ali ile Tahirî, Hâfız Mustafa, hârika tesanüdleriyle ve şimdiye kadar bütün Risale-i Nur talebelerini sevindiren ve ehl-i imanı memnun ve minnetdar eden meydandaki hizmetleriyle ve kahraman Rüşdü’nün lâ-yetezelzel sadakatıyla, Hüsrev ‘le beraber bu büyük ve ağır ve kıymetdar hizmet-i Kur’aniyeye kemal-i tesanüdle çalışmak lâzımdır.” (Kastamonu Lâhikası)

6- Hüsrev Efendi’nin Talebeliğe Girişi De Onun İlerideki Makamına İşaret Eden Bazı Rüyalar Ve Kerametlerle Olmuştur.

“İki gece birbiri üstüne gördüğüm iki rü’ya-yı sadıkada, temelleri atılmakta olan büyük bir gülyağı fabrikasının kâtibliğine tayin edilmiş ve işe mübaşeret etmiştim. Bu rü’ya tarihinden iki ay sonra risaleleri yazmağa başladım. Ve bilhassa Yirmisekizinci Mektub’un Yedinci ve Sekizinci Mes’elelerinde, hizmetimizin makbuliyeti ve rıza-i İlahî dâhilinde olduğu pek açık bir lisanla yazılması, âciz talebenizi de dilşâd etmiş bulunuyor. Sevgili üstadım, Allah sizden ebeden razı olsun. Hüsrev” (Barla Lâhikası)

“(Hüsrev ‘e hitaben yazılan bir mektubdur)

Aziz, mübarek, sıddık kardeşim!

Evvelâ: Sözler’e başlamadan iki ay evvel gördüğün mübarek rü’ya çok güzeldir, hem hakikattır. Evet kardeşim, sen bir bahçe-i ebedî olan Kur’an-ı Hakîm’in cennetinden, gül-ü Muhammedî (A.S.M.) namında, hadsiz nuranî hakikatların fabrikası hükmünde, tefsir-i hakaik-i Kur’aniye etrafında halka tutan ve sizin gibi çarklardan mürekkeb olan bir cemaat-ı mübareke içinde en has ve en yüksek mertebeye kâtib tayin edildiğine o rü’ya beşaret verdiği gibi, biz de beşaret ediyoruz.” (Barla Lahikası)

“Hizmet-i Kur’âniyede mühim bir rükün olan Hüsrev , o risalenin (30. Söz) kendisine tesliminden mukaddem (önce), Peygamber Aleyhissalatü Vesselâmla münasebattar bir rüya görmüş. Bu Söz, gördüğü rüyanın hakikatlerini tabir ettiğini, bu Sözün o gün eline geçmesiyle görmüş. Ve bu rüya onun için bir keramet-i kat’iye hükmüne geçmekle, tamamiyle hizmete teslim olmuş ve Nurun kahramanı olmuştur.” (Fihrist Risalesi)

“Hüsrev gibi, kendine tembel diyen ve beş senedir Sözler’i işittiği halde yazmaya cidden tenbellik edip başlamayan bir kardeşimiz, bir ayda ondört kitabı güzel ve dikkatli yazması, şübhesiz dördüncü bir keramet-i esrar-ı Kur’aniyedir.” (Mektubat 359)

7- Bediüzzaman Hazretleri Hüsrev Efendi’ye Risale-i Nur’da Tashih Gereken Yerlerde Düzeltme Yapma Salahiyeti Vermiştir.

“Bundan sonraki kısmı, bütün ömrümde görmediğim dehşetli ve semli bir hastalık içinde yazılmış. Kusuratıma nazar-ı müsamaha ile bakılsın. Hüsrev, münasib görmediği kısmı ta’dil, tebdil, ıslah edebilir.” (Şualar)

“Hüsrev ‘i tashihte ve tevzi’de ve tedbirde ve muhaberede ve Nurların neşir ve yetiştirmesinde tebrik ve muvaffakıyetine dua ederiz.” (Emirdağ Lâhikası-1)

8- Hüsrev Efendi’nin Üstadına Ne Kadar Büyük Sadakat, Sevgi, Fedakârlık, Hürmet Ve Tevazu Duygularıyla Bağlı Olduğunu Gösteren Risale-i Nur’daki İfadeleri:

“Her tarafı ve her hali kusur ve ayıbla dolu talebeniz, sevgili Üstadının ayaklarının altına varlığını sermişti.Belki her gün, bu şiddetten daha büyük bir şiddetle muamele görse ve hattâ Üstadı uğrunda, yüzbin hayatı olsa hepsini bile vermeye bilâ-tereddüd hazır olduğunu, surî değil, kalbî bir itirafla müheyyadır.

Mücrim talebeniz senelerden beri Hâlıkından bir hâmi istiyordu. Baştan aşağıya kadar siyahlıklarla dolu olan defter-i a’malim tedkik edilse, bu hususta ne kadar tazarru’ ve niyazım vardır ve ne kadar gözyaşlarım bulunacaktır. Kur’anî hizmet uğrunda, arzın sekenesi kadar hayatım olsa, her birisini feda etmeyi, ne büyük saadet ve şeref kabul etmişim.

Ey sevgili Üstadım! Ey kıymetdar Hocam! Ey senelerden beri aradığım muhterem mürşidim! Ey aziz dellâl-ı Kur’an! Izdırablarımın sürura inkılab etmekte olduğunu hissediyorum…” (Barla Lahikası)

“Hem iki güzel ve latif haşiyelerle hâtime verilmek suretiyle çiçeğin (Meyve Risalesi’nin 10. Mesele’nin) tamam edilmesi bu fakir talebeniz Hüsrev ‘i o kadar büyük bir sürurla sonsuz bir şükre sevketti ki; bu güzel çiçeğin verdiği sevinç ve süruru müddet-i ömrümde hissetmediğimi sevgili üstadıma arzettiğim gibi, kardeşlerime de kerratla söylemişim.” (Şualar)

“Evet sevgili üstadım, biz Allah’tan, Kur’andan, Habib-i Zîşan’dan ve Risale-i Nur’dan ve Kur’an dellâlı siz sevgili üstadımızdan ebediyen razıyız. Ve intisabımızdan hiçbir cihetle pişmanlığımız yok. Hem kalbimizde zerre kadar kötülük etmek için niyet yok. Biz ancak Allah’ı ve rızasını istiyoruz. Gün geçtikçe, rızası içinde, Cenab-ı Hakk’a vuslat iştiyaklarını kalbimizde teksif ediyoruz. Bilâ-istisna bize fenalık edenleri Cenab-ı Hakk’a terketmekle afvetmek ve bilakis bize zulmeden o zalimler de dâhil olduğu halde, herkese iyilik etmek, Risale-i Nur talebelerinin kalblerine yerleşen bir şiar-ı İslâm olduğunu, biz istemeyerek ilân eden Hazret-i Allah’a hadsiz hududsuz şükürler ediyoruz. Çok kusurlu talebenizHüsrev…” (Şualar)

“(Ahmed Hüsrev ‘in fıkrasıdır)

Sevgili Üstadım!

Bu hal karşısında kendimi düşünüyorum. Ve bir de, peşinde koştuğum bu kudsî hizmete bakıyorum. Cenab-ı Hakk’ın lütf-u ihsanlarına hamdeder ve şükrederken bir kardeşimizin dediği gibi, ben de kendime diyorum ki:

Evet Hüsrev , iyi olan sen değilsin; takib ettiğin yol iyidir, güzeldir, parlaktır. Ondan daha güzel ve ondan daha parlak ve onlardan daha nurlu, hiçbir şey olamaz diyorum.

Sevgili Üstadım, size medyunuz (minnetdarız), risalelere medyunuz. Bizi size ve risalelere ulaştıran Cenab-ı Hakk’a medyun u müteşekkiriz ve hâmidiz.

Sevgili Üstadım, mektubunuzda yorgunluğumdan bahis buyuruyorsunuz. Evet bazan yoruluyorum, fakat yorgunluktan istirahatı arzu eden nefsimi, ruhum vazifeye davet ediyor ve belki bugünkü sa’yim, keffaret-üz zünub olur. Çünki Cenab-ı Hakk’ın rahmeti vâsi’dir, diyorum. İşte bu düşünce ile şevk ve sevince doğru ilerlerken, yazılarımın kıymetdar Üstadımı memnun etmesi, bu halimi kat kat tezyid ediyor. Ahmed Hüsrev” (Barla Lâhikası)

“Altıncı Mektub’a gelince, şu gurbetteki firkatinizin en hazîn kısmını tayyettiğinizi ve bir kısmının da hikâye edildiğini okudum. Okudukça sizinle beraber kalbim hazîn hazîn ağlamaktan kendimi alamamakta idim. Hattâ yanımda bulunan vâlideme dahi okudum. Okurken vâlidem ağlıyor, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Ben de ağlamamak için nefsime cebrediyordum. Hüsrev” (Barla Lahikası)

“(Hüsrev ‘in bir fıkrasıdır)

Sevgili, muhterem Üstadım, kıymetdar Üstadım!

Bekir Ağa ile gönderdiğiniz mektubdan duyduğum süruru tarif etmek, benim gibi âciz bir talebenin ne lisanı ve ne de kaleminin haddi değildir. Sevincimden mektubunuzu takbil ediyor (öpüyor); ruhum sizinle yaşadığı halde, cismen uzak bulunduğumuzdan ağlıyordum. Zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları, yazı yazmak veyahut risaleleri okumakla teskin edebiliyorum. Zaman oluyor kalbim mütemadiyen ağlıyor, ah sevgili Üstadım sizden pek büyük istirhamım budur ki: Beni afvediniz…”(Barla Lahikası)

“(Hüsrev ‘in fıkrasıdır)

Sevgili Üstadım!

Yorucu bir kuvvetle gece ve gündüz beni düşündüren ve fakat hiç de kıymeti olmayan vaziyetten kurtaran mektubunuzu aldığım vakitten beri sürur içinde, Cenab-ı Hakk’a bînihaye teşekkürlerimi takdim ediyor ve beş vakitte, eltaf-ı İlahiyeye mazhariyetinizi dua ediyorum. Bilhassa sevincimi artıran keyfiyet, Cenab-ı Hakk’ın sırf hizmet-i Kur’an’da istihdam etmesinin iş’ar buyurulmasıdır (bildirilmesidir).

Sekizinci Remiz’deki, sevgili Üstadımızın manevî bir nur ile parlayan ve gülümseyen, o yüksek en hârika, tatlı sözü, fakir talebenizde öyle bir halet-i azîme tevlid etmişti ki, işte o dakikam saadet-i ebediyeye nâil olanların geçirdiği anlardan bir dakika idi. Bu sürur içinde mektubunuzu ve Sekizinci Remzi okudum.Okurken her bir cümlenin nihayetinde, “var ol, mes’ud ol, bahtiyar ol Üstadım” nidaları kalbime tercümanlık eden lisanımdan ihtiyarsız dökülüyordu.

Sevgili Üstadım size de lâyık olduğunuzdan daha güzel bir şekilde ve daha elyak bir tarzda eltaf-ı Sübhaniyeye nailiyetiniz için dua eder ve damenlerinizi (eteklerinizi) kemal-i hürmet ve ta’zimle öperim, Efendim Hazretleri! Hüsrev” (Barla Lahikası)

“Sevgili Üstadım! Hâlıkımdan ebediyen razı olmuşum. O da sizden ebediyen razı olsun. Maalesef ziyaretinizle müşerref olamıyorum. Buna bedel Bekir Bey’le takdim ettiğim ve arzu edilen şekilde yazamadığım İ’caz-ı Kur’an’ın (25. Söz’ün) sahifelerini açtıkça hakir talebenizin her sahifeye mukabil ellerinizden öpmekte olduğumu kabul buyurmanızı istirhamla, sıhhat u selâmet ve muvaffakıyetiniz için dua ederek, el ve ayaklarınızdan öperim, efendim hazretleri. Talebeniz Ahmed Hüsrev” (Barla Lahikası)

“(Ahmed Hüsrev ‘in fıkrasıdır)

Sevgili, müşfik Üstadım Efendim Hazretleri!

Arz-ı hürmet ve iştiyakla el ve ayaklarınızdan öperim. Hulusi Bey’in suallerine verilen cevablara ait cihandeğer kıymetli, nurlu, feyizli sözlerinizi iki gün evvel aldım. Suallerin cevabları o kadar latif idi ki, ne okumağa doyabildim ve ne de idrakim kadar olsun hakkıyla kavrayabildim.” (Barla Lahikası)

“(Hüsrev ‘in fıkrasıdır)

Sevgili Üstadım, aziz hocam, efendim hazretleri!

El ve ayaklarınızdan öperek, sıhhat ve âfiyetiniz için duacıyım. Bu hafta zarfında, yazıp ikmaline muvaffak olabildiğim Yirmialtıncı ve Onuncu Cüz’leri ve Kur’an-ı Kerim’in tamamen yazılmasından mütevellid sürurlarımı ifade eden şu arîzamı takdim ediyorum.” (Barla Lahikası)

“Bediüzzaman Said Nursî’nin ders ve irşadiyle hakikata ulaşan ve Nur hizmetinde çok kıymettar ve yüksek hizmetleri sebkat eden kahraman ve halis bir talebenin, Üstadın mâhiyetini tarif eden ayn-ı hakikat bir ifadesidir.

Bu günde, Mele-i Âlânın Arzda medar-ı süruru.

Bu günde, sekene-i Arzın Mele-i Âlâda medar-ı iftiharı.

Bu günde, Habibullahın medar-ı nazarı.

Bu günde, müslümanlığın sertacı.

Bu günde, hak tariklerin şahı.

Bu günde, hakikatların imamı.

Hem bu günde, Mahbub-u Hüda.

Hem bu günde, allâme-i asır.

Hem bu günde, zulmetin nuru.

Hem bütün günlerde serdar-ı hidayet.

Hem Molla Said-in Nursî..

Hem Bediüzzaman-el-Fahrüddevranî… Hüsrev” (Tarihçe-i Hayat)

“Eseridir bu eserler bir ateşpare-i zekanın.

İşte bu dehadır beklediği bütün a’sarın (asırların).

Feyyaz nurlarıdır hep bu nurlar insanlık âleminin

Şübhe yok Hakkın tecellisidir parlayan içlerinde bu hakikatlerin

Ya Üstadena feyzine hayran nuruna hayran baştan başa bütün insan

Asarınla hakkı bulan ezkiya da diyor. Yok kusur bulmaya imkan

Lütf-ı hakla buluyorlar bu nurları okuyanlar. Yep yeni bir nurlu âlem

Şübhesiz Allah’dır ancak nurdan hakikatler kalblerde yaradan Talebeniz Husrev” (7. Şua)

Netice: Buraya kadar saydığımız kuvvetli delillerin tamamını bir arada ele alacak olursak Hüsrev Efendi’nin Bediüzzaman Hazretleri’nin halefi, yani ondan sonra yerine bıraktığı en seçkin talebesi olduğu güneş gibi aşikar olarak ortaya çıkmaktadır. Bahsimizi, yukarıya da almış olduğumuz, Hazret-i Bediüzzaman’ın kısa ve net ifadesiyle kapatıyoruz:

“Hüsrev gibi Nur kahramanından -benim yerimde ve Nur’un şahs-ı manevîsinin (manevî şahsiyetinin) çok ehemmiyetli bir mümessili (temsilcisi) olmasından- hiç bir cihetle gücenmemek elzemdir (en lazımdır).” (Şualar, 14. Şua)

KAYNAK: http://www.risaleonline.com/img//media/images/1-bedhzhalef.jpg

UYKU İLE UYANIKLIK

No Comments

Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve düşmanlıktan sonra, hangi akıl ile onların günahlarına ve bâtıl fikirlerine uyup emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Akılsızca taklid edenler, uymak değil, belki şuursuz olarak onların safına katılıp kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i’dam ediyorsunuz. Uyanık olunuz ki, siz ahlâksızcasına onlara uydukça, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz! Çünki şu surette onlara uymanız, milliyetinizi hafife almak ve milletle alay etmektir! (Lem’alar)

Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Din işlerinde müsamaha veya benzemeye çalışarak medenîlere yanaşmayın. Çünki aramızdaki dere pek derindir. Doldurup buluşma çizgisini temin edemezsiniz. Ya siz de onlara katılırsınız veya dalalete düşer boğulursunuz. (Mesnevî-i Nuriye)

Risâle-i Nur’un Hanım kahramanları

No Comments

Cenab-ı Hak bizleri siz müşfik Üstadımızdan, Risâle-i Nur’dan ölünceye kadar ayırmasın. Siz ve Risâle-i Nur; dünyada mürşidimiz, âhirette şefaatçimizdir. Canımız, Nur-u Kur’ân ve iman olan Risâle-i Nur’a ve Kur’ân dellâlı olan siz Üstadımıza kurban olsun… Her şeyimiz Risâle-i Nur’a feda olsun…

Dualarınıza çok muhtaç talebeleriniz ve manevî evlatlarınız… İstanbul Hanımları. (Hanımlar Rehberi)

Risâle-i Nur’un neşrinde, bazı mübarek hanımlar ehemmiyetli fedakârlıklara mazhar olmuşlardır. Risâle-i Nur’u hanımlar, kızlar bizzat kendi elleriyle yazmışlar, göz nurlarını dökmüşler, mübarek kâtibeler olarak imana Kuran’a hizmet etmişlerdir.

Eşlerinin Risâle-i Nur’a olan hizmetini daha fazla arttırmak için fedakarlıklarda bulunan kahraman hanımlar da görülmüştür. Risâle-i Nur’u gece-gündüz yazan efendilerine geceleri lâmba tutarak, onların din ve iman hizmetlerine canla başla iştirak etmişlerdir. Hatta öyle Nur Talebesi hanımlar vardır ki, kendilerini son nefeste iman nuruyla hüsn-ü hâtimeye nail edecek Nur Risâlelerini hararetle okumuşlar ve diğer din kardeşleri olan hanımlara da okuyup tanıtmışlardır. Nurları hanımlar içinde neşrederek, pek çok hanımın, Kur’ân ve iman nurlarıyla nurlanmasına vesile olup kahramanca hizmette bulunmuşlardır. Risâle-i Nur’u okuyup okutmakla iman mertebelerinde terakki edip âdeta birer mürşit mertebesine yükselmişlerdir. Hanımlar, sırf Allah rızasını tahsil için, safvet ve ihlâsla, Risâle-i Nurdaki parlak ve çok feyizli Kur’ân nurlarına bağlanmış ve kalplerinde sönmez bir muhabbet ve sevgi besleyerek dünya ve âhirette bahtiyar olacak bir vaziyete kavuşmuşlardır.

Risâle-i Nur’un kıymet ve büyüklüğü, temiz kalplerine o kadar yerleşmiştir ki; onu beraberce okuyup dinledikçe, içleri nurlarla, feyizlerle dolup taşmış, nuranî gözyaşları dökerek cûş u hurûşa gelmişlerdir.

Ne bahtiyardır o hanımlar ki; Risâle-i Nur’un bu mukaddes imanî hizmetinde çalıştıkları için onlar daima hayırla yâd edilecek, âhiretlerine nurlar gönderilecek, kabirleri Cennet-misâl pür nur olacak ve âhirette de en yüksek mertebelere ulaşacaklardır. İnşallah. (Tarihçe-i Hayat)

Üstad Bedîüzzaman hazretleri hanımlar için hususi eser yazan tek büyük zattır. Bedîüzzaman hazretlerine göre hanımlar şefkat kahramanıdır ve bu vasıflarıyla Risâle-i Nur hizmetinde ileridirler.

“Nur’da şefkat esas olmasından, hanımlar o cihette ileridir ve Nurlara ciddî yapışıyorlar. Ben “kardeşlerim” dediğim zaman, hanım hemşirelerimi kardeşler içinde kast ederim. Bütün mektuplarımda onlar dahi muhataplarımdır.” (Emirdağ Lahikası)

RİSALE-İ NUR ECZALARINDA NUR’UN FEDAKÂR HANIM KAHRAMANLARI

SAV KÖYÜ HANIMLARI

Bedîüzzaman hazretleri Sav köyü hanımlarının Risâle-i Nur’a olan kahramanâne hizmetlerini diğer hanımlara numûne göstermiştir.

Lillahilhamd bu havalide de, bu yakında erkeklerden ziyade bir iştiyak ve faaliyetle buradaki hanımlar tam çalışıyorlar; Sav’lı mübareklerin hemşireleri olduklarını gösteriyorlar. Bu iki tezahür bu zamanda bir fâl-i hayırdır ki; o şefkat madenlerinde Risâle-i Nur parlayacak, fütuhat yapacak. Hem Sav Köyü’nün bahadır çobanları, torbalarında Risâle-i Nur’u yazmak için taşımaları, aynı oradaki hanımların fedakârlıkları gibi bu havalide gâyet tesirli bir medar-ı teşvik olacak. O hanımların ve o çobanların hususî isimlerini bilmek arzu ediyoruz. Tâ hususî isimleri ile has talebeler içine girsinler. (Kastamonu Lahikası)

Mühim bir Medrese-i Nuriye olan Sav Köyü’nün başta Hacı Hâfız olarak Ahmed’leri, Mehmed’leri, hattâ muhterem hanımları (Tahir’in refika ve kerimeleri gibi) ve masum çocukları Risâle-i Nur’la meşgul olmalarını düşündükçe bu dünyada Cennet hayatının manevî bir nev’ini zevk ediyorum, görüyorum. (Kastamonu Lahikası)

KASTAMONU HANIMLARI

Zehra, Hacer, Lütfiye, Ulviye, Nemciye, Aliye, Saniye, Âsiye, Ulviye, Şerife ve Nimet Hanımlar

Kastamonu’nun Zehra’ları, Hacer’leri, Lütfiye’leri, Ulviye’leri, Necmiye’leri başka bir sahada (hanımlar âleminde) Nur hizmetinde Feyzi’ye arkadaşlık ediyorlar.(Emirdağ Lahikası)

Burada başta Âsiye olarak Ulviye, Lütfiye gibi çok çalışkan hanım şakirdler, Medrese-i Nuriye’deki hemşirelerine ve selâm gönderen Sabri’nin refikasına hem kardeşlerine arz-ı hürmet ve selâm ve dua ederler. (Kastamonu Lahikası)

Hem latif, hem güzel, zarif bir hâdiseyi söyleyeceğim: Bu memlekette Risâle-i Nur’a erkeklerden ziyade fedakârane yapışan ihtiyare hanımlar ve ihtiyare hükmünde masume genç hanımlar, eski zaman sırmalı ve yaldızlı gelinlik cihazatının içinde kıymetdar parçaları Risâle-i Nur’un eczalarının cildleri üstüne çekip, bütün Risâleler altun yaldız ile cildlemiş gibi bir tarza girdi. Risâle-i Nur’un manen güzelliğine ve Husrev ve Tahirî ve Ali’lerin ve Hasan Âtıf ve Âsım gibi kardeşlerimizin yaldızlı yazılarının cemaline, cildi üstünde de şirin bir güzellik daha ilâve ettiler. Hâfız Ali’nin mektubunda yazdığı Ümmühan ve Şahide değerinde, burada Risâle-i Nur’a bütün kuvvetiyle çalışan çok hemşirelerimiz var. Meselâ Âsiye, Sâniye, Ulviye, Lütfiye, Aliye gibi Risâle-i Nur’un şakirdleri, oradaki hemşirelerine ve kardeşlerine selâm ve dua ediyorlar. (Kastamonu Lahikası)

İSTANBUL HANIMLARI

İstanbul Hanımları, Risâle-i Nur ve Bedîüzzaman hazretlerine olan muhabbetlerini ulvi hislerle kaleme dökmüşler ve onların mektupları Risâle-i Nur eczalarından Hanımlar Rehberine geçmiştir.

Sevgili Rabbimizin kalplerimizde rahmetiyle dercettiği muhabbet hissini; (neden) bizi ebedî saadete götürecek olan iman derslerini Risâle-i Nur ve siz Üstadımız yolunda sarfetmeyelim? Başka yolda sarfetsek; bize dünya ve âhirette eyvahlar dedirtecek, hüsrana götürecek, belki ebediyen ağlatacak. Eğer çocuklarımıza da bu ehemmiyetli hakikati aşılamakla hakikî şefkatimizi sû’-i istimal etmeden gösterebilirsek, analık vazifemizi bihakkın îfa etmiş olacağız. Duanıza muhtaç Manevî evlatlarınız. Size Talebe olmağa çalışan Ahiret Hemşireleriniz… İstanbul Hanımları (Hanımlar Rehberi)

Çok şefkatli, çok merhametli Üstadımız, Efendimiz hazretleri!

Risâle-i Nur’un bizlere ve alem-i İslam’a bu büyük bayramını tekrar tebrik ederiz… Cenab-ı Hak bizleri siz müşfik Üstadımızdan, Risâle-i Nur’dan ölünceye kadar ayırmasın. Siz ve Risâle-i Nur; dünyada mürşidimiz, âhirette şefaatçimizdir. Canımız, Nur-u Kur’ân ve iman olan Risâle-i Nur’a ve Kur’ân dellâlı olan siz Üstadımıza kurban olsun… Her şeyimiz Risâle-i Nur’a feda olsun…

Dualarınıza çok muhtaç talebeleriniz ve manevî evlatlarınız… İstanbul Hanımları (Hanımlar Rehberi)

İZMİR, MANİSA VE ÇEVRESİNDEKİ HANIMLAR

Ey sevgili Üstadımız Efendimiz Hazretleri!

Biz sizin ve Risâle-i Nur’un kıymetinin bir zerresini bile medh ü sena etmeğe muktedir değiliz. Risâle-i Nur’un ve sizin medhiyenizi, kudretli talebeleriniz coşkun lisanlarıyla, hararetli aşklarıyla terennüm ediyorlar. Biz ise, onların ayaklarının izlerinde sürüklenerek tâ huzurunuza kadar çıkabilmek için, böyle bozuk lisanımızla bunları size yazdık. O şüheda-i hakikat Hâfız Ali ve Hasan Feyzi’nin (rh) hatırları için, bizim bu cür’etimizi hoş görmenizi hazretinizden niyaz ediyoruz. İzmir, Manisa ve havalisindeki Talebeleriniz ve manevî evlâdlarınız ve âhiret hemşireleriniz namına… (Hanımlar Rehberi)

DİĞER HANIM KAHRAMANLAR

Şamlı Hâfız Tevfik’in haremi, merhume Zehra

Risâle-i Nur’un te’lifi başında, başkâtib Şamlı Hâfız Tevfik’in haremi merhume Zehra, ben Barla’da iken, Şamlı Hâfız Risâle-i Nur’u yazmasına çalışmak için o merhume, Hâfız’ın bedeline belinde odun taşımakla odun getiriyordu ve Hâfız’ın işlerini görüyordu.. tâ nurları yazsın. Biz de o merhumeyi o iyiliğine mukabil, Risâle-i Nur’un vefat etmiş has talebeleri içinde o vakitten beri duamızda şerik ediyoruz, hem dua edeceğiz. (Kastamonu Lahikası)

Çok çalışkan ve fedakâr Tahir’in iki mübarek kızları

Mübarekler, Tahir ile beraber; Tahir’in bize o kıymetdar kalemiyle Cennet taamları gibi çok tatlı ve huri libası gibi çok güzel yazıları, burada herkesi lezzetle mütalaaya sevkediyor. Hâfız Ali’nin mektubunda, Tahir’in yazdığı ve göndereceği Sözler’i daha alamadık. Ve onun masume iki mübarek kızlarının yazdıkları nüshalar burada kadınlar, kızlar âleminde geziyor; görenleri Risâle-i Nur’a cezbediyor. Çok çalışkan ve fedakâr Tahir’in kesretli hediyeleri, bizleri çok borç altında bıraktı. (Kastamonu Lahikası)

Asiye Hanım

Yirmi seneden beri Risâle-i Nur’a hizmet eden kıymetdar talebeniz, Âsiye Hanım buradadır. Bizlere Risâle-i Nur’u tanıttı. Kadınlar arasında imana, Kur’âna, Risâle-i Nurlarla büyük hizmetler yaptı. Birçok yerlerde hanımlar, genç kızlar, Risâle-i Nur’u yazıp, okuduklarını işitiyoruz, çok sevinçler içinde Allah’a hamd ve şükürler ediyoruz… Nurlara çalışan bütün kardeşlerimize, hem vatanımızdaki âhiret kardeşlerimize dualar ederiz, onları ruh u canımızla tebrik ederiz. (Hanımlar Rehberi)

Üstad Hazretleri uzun zaman, icazet almanın alameti olan bir üstad tarafından cübbe giyinmek vaziyetine maniler bulunmasından sonra, yüz senelik mesafeden Hazret-i Mevlana Zülcenaheyn Halid Ziyaeddin kendi cübbesini pek garip bir tarzda Risâle-i Nur şakirdlerinden ve ahiret hemşirelerinden olan Asiye namında bir hanım eliyle o mübarek cübbeyi almış ve giymiştir. (Sikke-i Tasdik)

Âsiye’nin has arkadaşlarından Nurcu Şerife Hanım. (Emirdağ Lahikası)

Bedîüzzaman Hazretlerinin, “Kıymetli hemşiremiz Zehra” diye hitap ettiği Zehra hanım

İki defa Nur’un hizmeti için buraya kadar gelen kıymetli hemşiremiz Zehra’nın Medreset-üz Zehra’nın kâğıt masrafına iki yüz lira vermesi, hanımlar kısmında da Hüsrev’ler, Feyzi’ler, Ahmed’ler bulunduğunu gösteriyor. (Emirdağ Lahikası)

Bedîüzzaman Hazretlerinin Rahmet duası ettiği Hatice, Hicret, Âişe Hanımlar

Merhume Hatice ve merhume Hicret’in ve merhume Âişe’nin ruhlarına ve kabirlerine binler rahmet eylesin, âmîn. (Emirdağ Lahikası)

Bedîüzzaman Hazretlerinin numune gösterdiği Ümmühan ve Şahide hanımlar

(Şahide Hanım aslen Emirdağlı olup, Bolvadin’de çok kıymettar hizmetlerde bulunmuştur. Seksen dört yaşında istanbul’da vefat eden Şahide hanım, Bedîüzzaman üstadın iltifatına mazhar olmuş bahtiyar hanımlardandır)

Hâfız Ali’nin mektubunda yazdığı Ümmühan ve Şahide değerinde, burada Risâle-i Nur’a bütün kuvvetiyle çalışan çok hemşirelerimiz var. (Kastamonu Lahikası)

Cenab-ı Hakk hepsinden razı olsun, böyle kahraman hanımlarının sayısını ziyade kılsın, bizleri de o bahtiyarlardan bir bahtiyar yapsın…

Nur’da şefkat esas olmasından, hanımlar o cihette ileridir ve Nurlara ciddî yapışıyorlar. Ben “kardeşlerim” dediğim zaman, hanım hemşirelerimi kardeşler içinde kast ederim. Bütün mektuplarımda onlar dahi muhataplarımdır. (Emirdağ Lahikası)

İki defa Nur’un hizmeti için buraya kadar gelen kıymetli hemşiremiz Zehra’nın Medreset-üz Zehra’nın kâğıt masrafına iki yüz lira vermesi, hanımlar kısmında da Hüsrev’ler, Feyzi’ler, Ahmed’ler bulunduğunu gösteriyor. (Emirdağ Lahikası)

Kaynak: irfanmektebi.com

Odundan meyve

No Comments

Önce Fırıncı Abi geldi.

Sonra Çantacı Abi.

Yetmiş yaşını aşmış iki iyi insan, iki iyi dindar.

“Nurcular” diye tanınan cemaatin “öğrenci” kalmayı tercih eden bilgeleri onlar, bilgilerini tevazuun değirmeninde öğütmüş, hoşgörünün fırınında pişirmişler.

Benim gibi “ham ervahların” yüzüne gerçeği vurmuyorlar.

“İnançsızlığım” onları kızdırmıyor, şefkat ve üzüntü uyandırıyor yalnızca.

Kendilerine açılmış ışıklı pencereden bakamamanın büyük bir eksiklik olduğunu düşünseler de bunu söylemiyor, yalnızca dostluklarıyla sezdiriyorlar.

Büyük bir “gani gönüllülükle” benimle din konuşmaya razı oluyorlar.

Bilgileriyle ezmiyorlar beni.

Dindarlıklarını, inançlarını öyle gösterişli bir madalya gibi boyunlarına takmıyorlar, benim eksikliğimden kendilerine bir paye çıkartmıyorlar.

İyi dindarları seviyorum, onlarla konuşmayı seviyorum.

İyi bir dindar, dürüst ve güvenilir bir insan demek benim için.

Allah’ın cezalandırmasından değil, Allah’ı gocundurmaktan, kendilerini “yaratanı” yaptıklarıyla üzmekten korkuyorlar.

“İbadetlerini” yerine getiriyorlar elbet ama asıl ibadetin hayatın her ânını, kulun her “amelini”kapsadığını, her sözün, her davranışın, her ilişkinin ibadetin bir parçası olduğunu biliyorlar.

Dürüstlüğün, cesaretin, hoşgörünün, tevazuun, hakperestliğin dindarın vazgeçilmez özellikleri olduğunun farkındalar.

Allah’ı ve dini anlatışlarında bir neşe ve sevinç var.

Çantacı Abi diyor ki, “Allah odunla besliyor bizi.”

Yüzüne anlamadan şöyle bir bakıyorum.

Şaşıracağımı, anlamayacağımı bildiği için benim tepkimi muzip bir gülücükle karşılıyor.

“Allah” diyor, “odundan elma yapıyor, odundan üzüm yapıyor, odundan meyve yapıyor, bakıyorsun dallı budaklı bir odun duruyor toprağın üstünde, bir bakıyorsun o odunun ucunda kırmızı elmalar var.”

Ben her meyvenin bir mucize olduğunu biliyorum ama bunu “odundan meyve” diye tarif edince mucize gözümde daha iyi canlanıyor.

Allah’ın yarattığı her derdin “devasını” tabiatın bir köşesine sakladığından, kullarının bunu bulmasını beklediğinden konuşuyoruz.

Yaşamak, bulmak demek.

İnsanoğlu ağır ağır buluyor.

Hazır verilmiyor hiçbir şey.

Bunun bir amacı, bir nedeni var elbet.

Bir “dert” veriliyor, bir “derman” bulunması isteniyor.

Bilmiyorum ama sanırım tanrının en büyük emri tek kelime: “Ara.”

Aramamızı, bulmamızı istiyor.

Çünkü “tekâmül” etmek, gelişmek, olgunlaşmak, ilerlemek ancak aramakla mümkün, aradıkça yürüyoruz.

Bütün hayvanları mükemmel yaratan Allah, bir tek insanı bu mükemmellikten uzak tutuyor.

Verebileceklerinin hepsini vermiyor.

Onun yerine, insanın “arayabileceği” geniş bir arazi bağışlıyor ona, istiyor ki bu arazide tek başına yürüsün, arasın, bulsun, ilerlesin ve “yaratıcısını” bu ilerleme yeteneğiyle sevindirsin.

Bilmiyorum bunu söylemek günah mı, haddini aşmak mı ama bana tanrı hep büyük bir sanatçı gibi gelir, yarattığının “mükemmel” olmasıyla yetinmeyecek kadar büyük bir yaratıcı, yarattığının mükemmelliği kendi başına bulabilecek kadar mükemmel olmasını isteyen, kendi görkeminin, yarattığının bu mükemmelliği bulabilecek yeteneğinde billurlaşmasını arzulayan bir sanatçı.

Onun için insanın her arayışını, her buluşunu, Allah’ın aslında kendisine gösterilen bir saygı, yaratıcılığının rakipsizliğine bir alkış olarak değerlendirdiğini hayal ediyorum.

Körü körüne bir inancın, sığ bir cehennem korkusunun, bencil bir cennet talebinin, şekilci bir ibadetin onun gibi eşsiz bir yaratıcıya yetmeyeceğine, her büyük sanatçı gibi sadece kendisine değil, “yarattığına”da saygı ve hayranlık beklediğini düşünüyorum.

Bu saygıyı gösterenler, kendilerini sadece bir “kul” olarak değil aynı zamanda bir “eser” olarak da görüp, bu eseri hayatlarının her ânında mükemmelleştirmeye çalışanlar benim için iyi dindarlar.

Onun için seviyorum onları.

Onun için onlara güveniyorum.

Eksik olduğumu biliyorum, bu eksikliği tamamlamaya gücümün yetmeyeceğini de…

Ama iyi dindarlarla konuştuğumda, onlar, “mükemmele” yürüyen bir bütünün parçası olduğumu bana hatırlatan armağanlar oluyorlar.

Ahmet ALTAN – TARAF
ahmetaltan111@gmail.com

RİSALE-İ NURDA TEFSİR ANLAYIŞI VE MÜNÂCÂT RİSALESİ

No Comments

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (1) ayetinin mealinde açıkça belirtildiği gibi Kur’ân-ı Kerimin gönderilmesinin öncelikli amacı insanların ve cinlerin “kulluk bilinci”ne ulaşmaları ve böylece dünya ve ahiret mutluluğuna erişmelerini sağlamaktır. Bu amaca ulaşabilmek için emir ve yasaklara ihtiyaç vardır. Allah, bu emir ve yasakları peygamberler aracılığı ile halka tebliğ ve talim etmiştir. Yüce Allah’ın teşrii iradesinin hayata geçmesi insanlardaki iman, bilgi ve şuurun yükselmesi iledir. Bu iman, bilgi ve şuura erişmemiz Kur’ân-ı Kerîm’in ana hedeflerinin bilinmesi, bunların iç âlemimizde ve hayatımızda köklü bir şekilde yerleşmesi ile mümkündür. Bu ana hedefler ise, “Tevhit”, “Nübüvvet”, “Âhiret”, “İbadet ve adaleti” de kapsayarak istikametli bir hayata sahip olmaktır.

Kur’an tefsirinin okunmasından elde edilecek sonuç, akıl ve kalp dünyamızı Kur’ân-ı Kerim’in bu esasları üzerine göre şekillendirip, imanın gerektirdiği yaşantıyı hayata taşıyabilmek olmalıdır. Kur’ân-ı Kerim Allah’ın ezelî kelâmıdır. Allah kelâmı ise ebedî, ruhâni ve uhrevî âleme ait yüksek hakikatlerden bahseden kavramlar olduğundan, anlaşılması için tefsir gereklidir. Tefsir terim olarak; Kur’ân-ı Kerim’in anlamlarını açıklamak demektir. Genel olarak tefsîr; insan gücünün yettiği kadarıyla Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın muradını araştıran bir ilim olarak ifade edilmiştir. (2)

Tefsir iki kısımdır. Birisi, malûm tefsirlerdir ki, Kur’ân’ın ibâresini ve kelime ve cümlelerinin mânâlarını beyân ve izâh ve ispat ederler. İkinci kısım tefsir ise, Kur’ân’ın îmânî olan hakîkatlerini kuvvetli hüccetlerle beyân ve ispat ve izâh etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zâhir, mâlum tefsirler bu kısmı bazen mücmel bir tarzda dercediyorlar; fakat Risâle-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsâlsiz bir tarzda, muânnid feylesofları susturan bir mânevî tefsirdir. (3) Kur’an’ın tefsirini, başlıca ikiye ayırma görüşü İmam Gazali, İbn-i Kayyim ve Muhammed Abduh gibi zatlar tarafından da vurgulanmıştır. İşte Risale-i Nur, ‘manevî tefsir’ kabilindendir. Manevî tefsir bazılarının zannettiği üzere, ‘işarî tefsir” demek olmayıp, lafızdan çok, manayı esas alan, manaları anlatmaya yönelen tefsir tarzıdır. (4) Manevi bir tefsir olan Risale-i Nur, sadece iddia ile yetinmeyip; akli, mantıki, ilmi, vicdani deliller ile iman hakikatlerini ispat ve izah eder. (5) Risale-i Nurları ciddiyetle ve anlayarak okuyan kişinin imanı taklitten tahkike doğru giderek kökleşir.

Kur’ân-ı Kerim hem ilim, hem marifet, hem zikir, hem fikir, hem dua ve münacat kitabı olduğu gibi bütün insanların bütün ihtiyaçlarına cevap veren bir kitab-ı mukaddestir. Risale-i Nur Kur’ânın manevi tam bir tefsiri olduğu için onu tam olarak aksettirmekte ve metot olarak da “Kur’ân Metodu”nu uygulamaktadır. Bunun en güzel örneklerinden birisi “Münâcât Risalesi”dir.

Münacat sözlükte dua ve yakarış anlamına gelmektedir. Münâcâtların yazılış gâyesi Allah’a yakarıştır. Fakat Bediüzzaman Hazretlerinin münacatını incelediğimizde bilinen münacat anlayışından farklı olarak “tevhit ve iman esasları” ile örgülenmiş olduğu dikkati çeker.

Bediüzzaman Hazretleri Üçüncü Şuâ olan Münâcât Risalesi için ‘Bakara Suresi 164. âyetin bir nevi tefsiridir’ der. Tefsîrin ana konusu öncelikle, insan ve insanın hidâyeti olmalıdır. Münacat risalesi de, en yüksek mesele olan tevhit ve imandan etkili ve öz olarak bahseder, bu tarzı takip etmesinin sebebi dua ve zikir makamında olmasındandır.

Münacat risalesi Allah’ın varlığının zaruri oluşu, olmamasının imkânsız olacağı, birliğine ve Allah’ın her an her yerde her şeyle aynı anda ilgilenip bir işin başka bir işe engel olamamasına işaret eder. Ayrıca Cenâb-ı Hakkın; terbiye ve idâre ediciliğinin ihtişâmını, büyüklük ve heybetini; kudretinin yüceliğini ve rahmetinin genişliğini; kâinattaki tüm varlıklara olan hâkimiyetini; ilminin ve işlerindeki hikmetin uçsuz bucaksız kuşatıcılığını gayet veciz ifadeler ile izah eder, gösterir. Haşre işârâtı ve bilhassa âhirdeki şiddetli işârâtı çok kuvvetlidir. “Kâinatın satırlarını dikkatle mütalaa et. Onlar sana Mele-i alâ’dan gönderilmiş mektuplardır” (6) diyen Bediüzzaman Hazretlerinin “Münâcât Risalesinde” dikkatimizi çeken husus, her türlü varlığın tesbihâtını tek tek anıp bu tesbihleri kapsamlı şekilde Allah’a sunmasıdır. Böylelikle, yeryüzünün halifesi olarak tüm mevcudatın tesbihatını kendi hesabına Allah’a arz etmiş olur.

Kur’ân-ı Kerim bir gerçeği direkt öğüt şeklinde anlatmaktansa, edebî metotlar kullanarak dile getirmeyi tercih etmektedir. Hikâyede saf sanatın kullanıldığı her türlü teşvik ve sergileme tekniklerine başvurulmaktadır. Bu husus iki bakımdan uyulması gereken bir sanat hazinesidir: Birincisi, insana bu İlâhî bakış açısının gerisinden göz atmak. Bu bakış, insan gerçeğini Allah’ın yarattığı biçimde temsil etmektedir. İkincisi ise insanlığı hayra, fazilete, temizliğe yönelten öğütte sanat üslubunun kullanılış şeklidir. İstenen bir öğüt veya arzulanan bir ahlâkî davranış, bir edebî hikâye kalıbı içerisinde anlatılabilir ve böylece istenen maksat en güzel biçimde gerçekleşir. Hikâyede ana unsuru teşkil eden öğüt noktası açıktan belirtilmez. Mücerret emirler ve yasaklarla doğabilecek sıkıcı hal ortadan kaldırılır. Emir ve yasaklara bir nev’i canlılık kisvesi verilirse, etki sahası insan hissinde daha çok genişler ve ruhun derinliklerine daha çok sirayet eder. (7)

Kur’an-ı Kerim’in manevi bir tefsiri olan Risale-i Nur’da edebi metotlar ve tasvirler ile kâinat kitabındaki kudret ayetlerini okumuş ve okutmuştur. Mikro ve makro âlemdeki tevhit delillerini Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellilerine dayanarak sistemli bir şekilde açıklamış; Cenab-ı Hakk’ın birliği, haşir ve iman hakikatlerini esmânın cilvelerinden hareketle delillendirmiştir. Münacat risalesinde de hitap şekilleri ve Esmâ-i Hüsna arasında edebî bir münasebet vardır. Örnek olarak münacatta geçen hitaplardan birkaç tanesini verelim:

Münacat Risalesi “Yâ İlâhî ve yâ Rabbî ! ” hitabı ile başlar. Bu pasajda İlâh ve Rab isimlerine uygun olarak Cenab-ı Hakkın Ulûhiyetine ve Rububiyetine ait tasarruflar dikkatlere sunulmuştur. Risalenin başlangıçta Allah’ın Ulûhiyetini ve Rububiyetini ilk önce öne sürmesi dikkat çekicidir. Zira, kainatı eşi-benzeri olmayan tek ve yekta olan, her mevcutta her an kesintisiz tasarrufu olan Yüce Allah yaratmıştır.

Sonraki hitap ise “Ey Vâcibü’l-Vücûd, Ey Vâhid-i Ehad”dir. Hitaplar arasında bir mantık silsilesi takip eden Bediüzzaman Hazretleri bu hitap ile de Ulûhiyet Hakikatini kâinatın dili ile anlatır.

Bir sonraki hitap ise: “Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl, ey Kâdir-i Mutlak!”tir. Bu hitapla başlayan pasajda Allah’ın yüceliğinin akıllarda ve kalplerde belirginleşmesi için azamet ve kudretini gösteren faaliyetler okuyucunun tefekkürüne sunulmuştur.

Bu hitaplarla başlayan münacat risalesi bir mantık silsilesi takip ederek mevcudatın tesbihatını komprime bir şekilde özetler. Adeta ilim içinde zikir, zikir içinde bir marifet ile tevhit hakikati iman esaslarına dayalı olarak okuyucuya sunulur.

Bazı okuyucular tarafından risalelerde geçen cümlelerin uzun olduğu söylenmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki kompleks fikirler, ancak kompleks ve uzun cümlelerle anlatılabilir.

Bu yüzden, Bediüzzaman Hazretleri şöyle der: “Kısa cümlelerle söyleyemiyorum, muğlâkça oluyor. Zira şu hakaik her tarafa derin köklerini attıklarından mesele uzunlaşıyor. Suret-i meseleyi bozmak ve parça parça etmek ve hakikati incitmek istemiyorum. Tâ hakikat mahsur kalıp kaçmasın.” (8)

Sonuç:

Çağımızın insanı adeta ulvi hakikatlerden uzak kalmış ölü bir ruh taşımaktadır. Canlı, aksiyoner bir inancı yaşamak için imanın kalpte kökleşmesi şarttır. Kalpte kökleşmeyip, sadece iki dudak arasında telaffuz edilen iman ise taklitten öteye geçemez. İnsanoğlunun Allah katındaki değerlendirilme ölçüsü kalbi ve amelidir. Kalp hidayet üzerinde değilse yapılan amelin bir önemi yoktur. Öyleyse en önemli mesele “iman”dır, iman hakikatlerini kendi dünyamıza yerleştirmek, hayatımıza taşımaktır. Kur’anın en önemli mesajı da imana davettir. Hiç şüphesiz Risale-i Nurlar asrımızda; Kur`anın iman hakikatlerinin delilleri, izahıdır. (9) Tefsir okumaktan elde edilecek sonuç Kur’an’ın mesajını anlamak ve Allah’a yakınlaşmaktır. Risale-i Nurlarda akli, mantıki ve vicdani deliller ile imana dair meseleleri izah ve ispat ederek okuyucusunun kulluk bilincini yükseltir. Bu açıdan baktığımızda ikinci kısım olarak ifade edilen manevi tefsirlerin en kuvvetli ve en kıymetlisidir. (10)

Kaynakça:
1-Zariyat-56
2-el-Beyumî, 3/4
3-Şualar; On Dördüncü Şuâ s. 442
4- Prof. Dr. Suat Yıldırım, Moral Dünyası Dergisi’nin Mart 2008 sayısı
5- Kastamonu Lahikası s. 8
6- 24. Mektup Arabi ifadenin tercümesi
7- Seyit Kutup, 1979: 334
8- Muhakemât: 131
9- Kastamonu Lahikası s. 47
10- Şualar, s. 368

Risale-i Nur’da Tasavvufî Boyut

No Comments

Risale-i Nur’un, ne Doğu’nun ne de Batı’nın müktesebat ve felsefesinden gelmediğini, doğrudan Kur’an’ın arşından alındığını ifade eden Bediüzzaman gibi, tasavvufun Şeyh-i Ekber’i Muhyiddin İbn Arabî “Kitaplarımın tümü, Kur’an’dan ve O’nun hazinelerinden alınmıştır” demektedir. Bediüzzaman, Risale-i Nur’un birçok yerinde tasavvuf büyüklerine atıflar yaparak tasavvufi ıstılahı kullanmıştır.

Nazarî tasavvuf tarihinin en önemli ismi, kuşkusuz Mağripli ünlü bilge ve Şeyh-i Ekber namıyla bilinen Muhyiddin İbn Arabî’dir. İbn Arabî, kendisine gelinceye kadarki sufi geleneği devam ettirmesinin yanı sıra, gerek doktrin olarak gerekse sözlük bakımından sufizmi adeta yeniden kurmuş ve tedvin etmiştir.

Şeyh-i Ekber konusunda belki de en çok çalışanların önde geleni olan Osman Yahya’ya göre sekiz yüze yakın eseri bulunan Şeyh-i Ekber, şöyle der: “Bütün bu kitapları yazarken, yazarlık yapmak, yazar olmak gibi bir dava gütmedim. Sadece kalbimi sıkıştıran bir ilhamı aktarmak zorundaydım.” Bu ifade bize, Şeyh-i Ekber’in bir başka sözünü hatırlatır: “Eserlerimde tek bir harf yoktur ki, imla-yı ilahî ile yazılmamış olsun.” Ya da buna benzer başka bir açıklamayı: “Kitaplarımın tümü, Kur’an’dan ve O’nun hazinelerinden alınmıştır.”

Risale-i Nur eserlerinin müellifi Bediüzzaman Said Nursî’nin de benzer beyanlarına eserlerinde sıkça rastlarız. Bu, Bediüzzaman’ın, selefi gelenekten çok, sufi geleneğe daha yakın durduğunun bir işareti olarak algılanmalıdır. Eserinin, ne Doğu’nun ne de Batı’nın müktesebat ve felsefesinden gelmediğini, doğrudan Kur’an’ın arşından alındığını ifade eden Bediüzzaman gibi, Şeyh-i Ekber’in de tüm eserleri, bir bakıma, onun manevi tecrübelerinin bir belirtisi, bir ifadesinden ibarettir.

Şeyh-i Ekber, kendisinden sonra gelen pek çok arif gibi Bediüzzaman’ı da etkilemiştir. Risale-i Nur eserlerinde de Ekberî irfandan sirayet eden birçok fikre rastlarız. Risale-i Nur’da, İbn Arabî isim olarak birçok yerde geçer. Bediüzzaman gerek, vahdet-i vücut ve vahdet-i şuhut, gerekse tasavvufi irfanın diğer meselelerine ilişkin düşüncelerini açıklarken, Şeyh-i Ekber’e de atıflarda bulunur.

İbn Arabî ve Bediüzzaman’da şefkat

İbn Arabî ile Bediüzzaman arasında görülen benzerliklerden bir diğeri, Şeyh-i Ekber’in şu ifadesinde belirttiği hususla ilgilidir: “Hiç kimse, kendi Rabb’inden, yani kendisine hükmeden ilahî isimden başkasını bilemez ve kendini bilen Rabb’ini de bilir.”

İbn Arabî ile Bediüzzaman’ın felsefeye bakışı oldukça yakındır. Şeyh-i Ekber’in şu düşüncesini, Bediüzzaman da paylaşır: “Filozofun ilmi, külliyen batıl değildir.” Aklın, insanı nihai bir yakine ulaştıramayacağını belirten İbn Arabî’nin, hakikati idrak edenin kalp olduğu fikri, Risale-i Nur’da da karşımıza çıkar. Şeyh-i Ekber, özellikle Fütuhat’ta, tasavvufun zengin ıstılahları üzerinde belli bir tasarrufta bulunarak, sözlüğünü biçimlendirme ve açıklığa kavuşturmaya yönelik bir çaba harcamıştır. Bu çabasında öncelikli temayül, kaynağını Kur’an ve hadisten alan ıstılahların aşırı biçimde özendirilmesiyle ilgilidir.

Amaç ve çabasının aksiyle suçlanıp çeşitli ithamlara, reddiye ve saldırılara maruz kalan Şeyh-i Ekber’le, Bediüzzaman arasındaki bir başka benzerlik, ikisinin de merhametli ve şefkatli oluşudur. Şeyh-i Ekber, “Elhamdülillah, intikam ve cezayı sevenlerden değilim. Allah, beni rahmet üzere yarattı ve ‘Biz, Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik’ buyurduğu Zat’ın (a.s.m.) rahmetinin vârisi kıldı” der. Bediüzzaman ise, kendisine otuz sekiz yıl boyunca sistemli bir şekilde zulmedenlere beddua bile etmekten çekinmiş, onların ıslahını dilemiş, onlar yüzünden, çocuklarının ve masum yakınlarının zarar görmesini, “şefkat mesleği”ne aykırı telakki etmiştir.

Şeyh-i Ekber’in eserleri, ilahî ve beşerî âlemlerin sırlarının kapsamlı bir toplamını sunarken, Bediüzzaman, eserleri için, “Kâinatın tılsım-ı muğlakını ve muammasını keşfeden” ifadesini kullanır.

Şeyh-i Ekber, “Kemal üzere olanlar, ancak zahir ve batını birleştirenlerdir” derken, Bediüzzaman da, yorum tarzında “orta yol”u tercih eder.

Ebced ve cifr

İki arifin ortak olduğu bir başka konu, ebced ve cifr hesabı ve kimi Kur’an surelerinin girişinde yer alan huruf-ı mukattaa’nın yorumu meselesidir. Bediüzzaman, selefilerin şiddetle reddettiği ebced ve cifr hesabına eserlerinde yer verir ve ilahî birer şifre olan mukattaa harflerinin, bazı marifet ehli tarafından çözülebileceğini belirtir. Bediüzzaman, Cenab-ı Hakk’ın, bazı has kullarına, bu harflerin şifrelerini ilham ettiğini ifade eder: “Surelerin başlarındaki huruf-ı mukataa, ilahî bir şifredir; has abdine, onlarla bazı işaret-i gaybiye veriyor. O şifrenin miftahı, o, abd-i hastadır, hem onun veresesindedir. Kur’an-ı Hakîm, madem her zaman ve her taifeye hitap ediyor; her asrın her tabakasının hissesini cami çok mütenevvi vücuhları, manaları olabilir. Selef-i salihin ise, en halis parça onlarındır ki, beyan etmişler. Ehl-i velayet ve tahkik, seyr-i süluk-ı ruhaniyeye ait çok muamelat-ı gaybiye işaratını onlarda bulmuşlar. İşaratü’l-İ’caz tefsirinde, el-Bakara Suresi’nin başında, i’caz-ı belağat noktasında bir nebze onlardan bahsetmişiz, müracaat edilsin.”(Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı-1, Nesil Basım Yayın, İstanbul, 1996, s. 534.)

Şeyh-i Ekber, şeyhlerin ümmi olabileceğini, kimi kâmil mürşitlerin okuma yazma bilmeyeceklerini belirterek, bunun sırrını şöyle açıklar: “Bize göre ümmiye, sırların ortaya çıkması için nazar ve fikrin kullanılmasını terktir. Kişi, vahyin asli muhatabı olan Hz. Peygamber’in yapmış olduğu gibi, kendini tümüyle ilahî nurlara açık hale getirmektedir. Bu, her türlü fikrî faaliyetin böyle bir aydınlanma çabasıyla zorunlu olarak çatıştığı anlamına gelmez.” Bediüzzaman da, Risale-i Nur’da zaman zaman, Kur’an dışında herhangi bir kitaba ihtiyaç duymadığından, hattının zayıflığından, tahsilinin kısalığından söz eder. O, oldukça kısa süreli bir eğitim almıştır. Birkaç ayla sınırlı olan bu okuma sürecinden sonra, Kur’an dışında bir kaynağa asla başvurmamıştır. Ümmiye konusunda, On Beşinci Şua’nın Onuncu Şehadet’inde, sahabileri örnek verir: “Enbiyadan sonra en muhterem ve yüksek taife ve ümmi ve bedevi oldukları halde az bir zamanda nur-u Muhammedi (a.s.m.) ile şarktan garba kadar adilane idare edip, cihangir devletleri mağlup ederek, müterakki, fenli, medeni milletlere üstad ve hâkim-i adil olarak o asrı bir asr-ı saadet hükmüne getiren sahabeler…”

Şeyh-i Ekber’e göre, “Şeriat bu dünyada daima geçerli kalır ve insanın kemale ulaşması da ancak, onun içinde ve onunla mümkündür.” Şeyh-i Ekber, şeriatın, hakikatin örtüsü ya da sembolü olmadığını, bizzat hakikatin kendisi olduğunu belirtir: “Hakikate ulaşmak için, şeriatın arkasında gizlenmiş bir manaya ulaşmak değil, ama bizzat şeriata nüfuz etmek gerekmektedir. O halde şeriat, arif-i billah için de, avam-ı müminin için olduğu gibi, hiçbir harfi eksik olmamak üzere bağlayıcıdır.” Bediüzzaman da aynı görüştedir.

Âlemin sırrı

Şeyh-i Ekber, ”Kitabu’l-Abadile”sinde, âlemdeki her bir hakikatin, bizi, ilahî bir hakikate yönelten bir işaret olduğunu söyler. O’na göre, âlemdeki her hakikat, ancak işaret ettiği bu ilahî hakikate dayanarak var olur, nihayetine ulaştığında da, yine ona döner. Allah, Kur’an’da, âlemi zikrettiğinde, onu hangi ismine izafe ediyorsa ona dikkat etmek gerekir. Böylece hangi âlemden söz edildiğini anlamak mümkündür. Bediüzzaman ise, her varlığın bir “kelime-yi Rabbaniye” olduğunu söyler, varlığa mana-yı ismi ile değil, mana-yı harfi, yani işaret ettiği yön itibariyle bakmak gerektiğini beyan eder. Varlıkları, aynı zamanda ayat-ı tekviniye olarak niteler, her varlığın, bin bir dille Allah’ı tesbih ettiğini, bu anlamda bir ayet, bir işaret olduğunu söyler.

Şeyh-i Ekber’e göre, “Âlem, ilahî isimlerin inkişafıdır.” Bediüzzaman’a göre de, kâinat, esma-yı İlahiye’nin tecelligâhıdır. İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin ıstılahlarına Şeyh-i Ekber’le Bediüzzaman, yaklaşık manaları yükler.

Bediüzzaman’ın başta Şeyh-i Ekber olmak üzere, çoğu arif-i billah ile tefekkür tarzının benzeştiğini, aynı sözlüğü kullandığını, bu yönüyle de, kelam ile tasavvuf irfanı arasında bir yolu ihtiyar ettiğini söylemek mümkündür. Bu benzerliklerin örneklerini çoğaltmak mümkündür. Fakat bir fikir vermesi bakımından bu kadarı kâfidir.

Risale-i Nur’da zikredilen bazı sufîler

Bediüzzaman’ın bir anlamda, kendisinden istifade ettiği, severek okuduğu, alıntı yaptığı arifler arasında Ekberi geleneğe mensup çok sayıda kimse zikredilmiştir Risale-i Nur Külliyatı’nda.

Bunlar arasında Molla Cami ön sırada gelir. Risale-i Nur’da adları geçen, Bediüzzaman’ın kaynakları arasında bulunan isimlerin bazısını hatırlayacak olursak, karşımıza çok sayıda sufî çıkacaktır:

Üveysü’l-Karani, Hasan-ı Basri, Bişr-i Hafi, Cüneyd-i Bağdadi, Abdulkadir-i Geylani (Gavs-ı Azam), Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbani (Ahmed-i Faruki), Kureyşi, İbn Arabî, Seyyid Ahmed-i Bedevi, Ahmed-i Rufai, Ebu Yezid-i Bistami, Ebu’l-Hasan-ı Şazeli, İbrahim Edhem, Hatem-i Tai, İmam-ı Şarani, İsmail Hakkı Bursevi, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Mevlana Cami (Molla Cami), Niyazi-i Mısri, Necmeddin-i Kübra, Nasıruddin-i Tusi, Sadreddin Konevi, Molla Cami, Taus-ı Yemeni, Abdulkerim Cili, Fuzuli-i Bağdadi, İbrahim Hakkı (Erzurumi), Mevlana Halid, Ahmed-i Cizri, Seyyid Sıbğatullah, Alvarlı Hoca Muhammed Efendi vs.

Risale-i Nur’da geçen bazı tasavvufi ıstılahlar

Risale-i Nur’da geçen ve tasavvuf irfanına ait olan ıstılahlardan da birkaç örnek vermemiz yerinde olacaktır:

Abadile-i Seb’a, acz, arif, akl-ı evvel, âlem-i melekut, âlem-i misal, âlem-i berzah, âlem-i gayb, âlem-i şehadet, âlem-i batın, âlem-i mana, âlem-i nur, akrebiyet, aktab, rahmaniyet sikkesi, ehadiyet sikkesi, asfiya, aşk, aynelyakin, ayan makamı, batın, batıni, bela, berzah, bürhan makamı, bülbül, ceberut, ateşle ülfet, cemü’l-cevami, cem-i ezdad, cemadatın ibadatı, cevher, cezbe, cud, çile, derh, devir, teselsül, lisan-ı hal, dua, enfüs, edep, ehadiyet, el-buğz-u fillah, el-hubb-u lillah, emr, enaniyet, sebep, müsebbib, tecelli, müşahede, temaşa, vakıa, rüya, fakr, fahr, fenafillah, fettahiyet, fena, feyiz, gayret, gayr, gavsiyet, gölge, gurbet, gülistan, hafi, hatme, hayal, hilafet-i kübra, hamd, hatve, mertebe, havf, hikmet, vahdet, terk-i hayr, hiç, hıllet, heyula, heva, şecere-yi hilkat, himmet, hitap makamı, hudus, hulul, huruf-ı mukattaa, Hu, hüsn, ihfa, ihlas, inayet, ikram, keramet, ilham, ilmelyakin, aynelyakin, hakkalyakin, imam-ı mübin, kitab-ı mübin, şuhudi iman, tarikat, imkan, vücub, incizap, beka, cem, inziva, insan-ı kamil, irşad, mürşid, istiğfar, istiğrak, sekr, meczup, iştiyak, kalb, ayna, zikr, kesret, kemal, kıdem, marifet, kutb, kutb-u azam, kurbiyet, temsil, künuz-ı mahfiye, rütbe, levh-i mahfuz, lika, mazhar, tayy-ı mekan, bast-ı zaman, fetih, keşif, melami, mesih, miftah, rabıta-yı mevt, mirac, seyr, süluk, levh-i misali, rüya-yı sadıka, muhabbetullah, mukallit, münacaat, müşahedetullah, nefes, tezkiye, suret-i Rahman, niyaz, nuraniyet, rıza makamı, reca, tefekkür, veraset-i nübüvvet, rububiyet, ubudiyet, remiz, menzil, sefer, sekine, seyr-i enfüsi, seyr-i ruhani, sünuhat, şevk, takva, zühd, muhabbet, tesbih, teşbih, tenzih, tevbe, tevekkül, tevhid, istiğrak, tılsım, vird, uruc, ünsiyet, huzur, huşu, velayet, vücud, yakin, zahir, zıll vs.

Bediüzzaman’ın bir bakıma manevi miracının ürünü ve tanığı olan Yedinci Şua, Ayetü’l-Kübra, geleneksel sufi sözlüğünün kullanıldığı, irfani tefekkürdeki makam, mertebe, fetih, keşif, cilve, tecelli, temsil, tahakkuk, tahkik, müşahede, menzil vs. gibi ıstılahların sıklıkla geçtiği, Zat’a yapılan gezinin nihayetinden sonra, menzillere uğranılarak yeniden varlığı okumak üzere ikinci bir gezinin gerçekleştiği, son derece ilginç bir metindir.
KAYNAK :http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=article&aid=18452

MECLİSTE 1923 SENESİNDE 163 MEBUSA HİTABEN VERİLEN HUTBE

No Comments

1339 TARİHİNDE, MECLİS-İ MEB’USANA HİTABEN YAZDIĞIM BİR HUTBENİN SURETİDİR

1

Ey mücâhidîn-i İslâm! Ey ehl-i hall ü akit! Bu fakirin bir meselede on sözünü, birkaç nasihatini dinlemenizi rica ediyorum.Evvelâ: Şu muzafferiyetteki hârikulâde nimet-i İlâhiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa, nimet şükrü görmezse gider. Madem ki Kur’ân’ı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız. Kur’ân’ın en sarih ve en kat’î emri olan “salât” gibi ferâizi imtisal etmeniz lâzımdır-ta onun feyzi, böyle harika suretinde üstünüzde tevâli ve devam etsin.Saniyen: Âlem-i İslâmı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeâir-i İslâmiyeyi iltizamla olur. Zira, Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler.Salisen: Bu âlemde evliyaullah hükmünde olan gazi ve şühedalara kumandanlık ettiniz. Kur’ân’ın evâmir-i kat’iyesine imtisal etmekle, öteki âlemde de o nurânî güruha refik olmaya çalışmak, sizin gibi himmetlilerin şe’nidir. Yoksa, burada kumandan iken orada bir neferden istimdad-ı nur etmeye muztar kalacaksınız. Bu dünya-yı deniyye, şan ve şerefiyle öyle bir metâ değil ki, sizin gibi insanları işbâ etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzat olsun.Rabian: Bu millet-i İslâmın cemaatleri, çendan bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ, umum şarkta, umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: “Acaba namaz kılıyor mu?” derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir. Bir zaman, Beytüşşebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebep nedir?” Dediler ki:”Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?” Bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıyâ idiler.Hamisen: Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garpta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz; fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa’yiniz ya hebâen gider, veya muvakkat, sathî kalır.Sadisen: Hasmınız ve İslâmiyet düşmanı olan frenkler, dindeki lâkaytlığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hattâ diyebilirim ki, hasmınız kadar İslâma zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat-ı İslâmiye ve selâmet-i millet namına, bu ihmali a’mâle tebdil etmeniz gerektir. Görülmüyor mu ki, İttihatçılar o kadar harika azim ve sebat ve fedakârlıklarıyla, hattâ İslâmın şu intibâhına da bir sebep oldukları halde, bir derece dinde lâübâlilik tavrını gösterdikleri için, dahildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hariçteki İslâmlar dindeki ihmallerini görmedikleri için hürmeti verdiler.Sabian: Âlem-i küfür, bütün vesaitiyle, medeniyetiyle, felsefesiyle, fünunuyla, misyonerleriyle âlem-i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettiği halde, âlem-i İslâma dinen galebe edemedi. Ve dahilî bütün fırak-ı dâlle-i İslâmiye de, birer kemmiye-i kalile-i muzırra suretinde mahkûm kaldığı; ve İslâmiyet metanetini ve salâbetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda, lâübâliyâne, Avrupa medeniyet-i habise kısmından süzülen bir cereyan-ı bid’atkârâne, sinesinde yer tutamaz. Demek, âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâpvâri bir iş görmek, İslâmiyetin desâtirini inkıyadla olabilir, başka olamaz. Hem olmamış, olmuşsa da çabuk ölüp sönmüş.Saminen: Zaaf-ı dine sebep olan Avrupa medeniyet-i sefihanesi yırtılmaya yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet-i Kur’ân’ın zuhura yakın geldiği bir anda, lâkaydâne ve ihmalkârâne, müsbet bir iş görülmez. Menfîce, tahripkârâne iş ise, bu kadar rahnelere mâruz kalan İslâm zaten muhtaç değildir.Tasian: Sizin bu İstiklâl Harbindeki muzafferiyetinizi ve âli hizmetinizi takdir eden ve sizi can ü dilden seven cumhur-u mü’minîndir. Ve bilhassa tabaka-i avâmdır ki, sağlam Müslümanlardır. Sizi ciddî sever ve sizi tutar ve size minnettardır ve fedakârlığınızı takdir ederler. Ve intibaha gelmiş en cesim ve müthiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisalle onlara ittisal ve istinad etmeniz, maslahat-ı İslâm namına zarurîdir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüt eden, bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu frenk mukallitleri avâm-ı Müslimîne tercih etmek maslahat-ı İslâma münâfi olduğundan, âlem-i İslâm nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdat edecek.Âşiren: Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necat varsa, hayatından vazgeçmiş, mecnun bir cesur lâzım ki o yola sülûk etsin. Şimdi, yirmi dört saatten bir saati işgal eden farz namaz gibi zaruriyat-ı diniyede, yüzde doksan dokuz ihtimal-i necat var. Yalnız, gaflet ve tembellik hasiyetiyle, bir ihtimal, zarar-ı dünyevî olabilir. Halbuki ferâizin terkinde, doksan dokuz ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflet ve dalâlete istinad, tek bir ihtimal-i necat olabilir. Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve ferâizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder?Bâhusus bu güruh-u mücâhidin ve bu yüksek meclisin ef’âli taklid edilir. Kusurlarını millet ya taklit veya tenkit edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibâdı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmâı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delâili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla hakikî ve ciddî iş görülmez.Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclis-i âlinin şahsiyet-i mâneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, mânâ-yı saltanatı deruhte etmiştir. Eğer şeâir-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ-yı hilâfeti dahi vekâleten deruhte etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an’ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniyeyle ihtiyâcât-ı ruhiyesini unutmayan bu milletin hâcât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecburiyye mânâ-yı hilâfeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve lâfza verecek. O mânâyı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki, Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan böyle bir kuvvet, inşikak-ı âsâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı âsâ ise
2
âyetine zıttır. Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı mânevî daha metindir. Ve, tenfiz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsî, ancak ona istinadla vezâifi deruhte edebilir. Cemaatin ruhu olan şahs-ı mânevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pek çok fena olur. Ferdin iyiliği de, fenalığı da mahduttur. Cemaatin ise gayr-ı mahduttur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dahildeki fenâlıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız İslâmın şeâirini tahrip ediyorlar. Öyleyse, zarurî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhafaza etmektir. Yoksa, şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeâirde tehâvün, zaaf-ı milliyeti gösterir. Zaaf ise, düşmanı tevkif etmez, teşci eder.
3

*1 “Şüphesiz namaz, mü’minler üzerine belli vakitler için farz olarak yazılmıştır.” Nisâ Sûresi, 4:103.
*2 Allah’ın dinine ve Kur’ân’a hep birlikte sım sıkı sarılın.” Âl-i İmran Sûresi,
*3:103.3 “O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.” Enfâl Sûresi, 8:40.

RABBİNE DÖNECEKSİN

No Comments

“Sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyleyse, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünkü, feda etmediğin takdirde, ya bâd-ı hevâ zâil olur, gider, veya Onun malı olduğundan, yine Ona rücû eder”.

Risale-i Nur Külliyatından Mesnevi Nuriye Habbe bölümü.

İkinci Lem’a

No Comments

İKİNCİ MESELE: Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Meselâ, gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehacüm göstermeleri, lâkayt kaldıkça dağılmaları gibi, maddî musibetlere de büyük nazarıyla, ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek kalbde de kökleşir, bir mânevî musibeti dahi netice verir, ona istinad eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazâya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi, maddî musibet hafifleşe hafifleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider. Bu hakikati ifade için bir vakit böyle demiştim:
Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül,
Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil.
Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil.
Eğer bulmazsan, bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.
Tevekkülle belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

« Older Entries