Efendimizin Pak Nesepleri

Cenâbı Hakk, insanlığın babası Hz. Adem’i yaratmıştı.

Başını kaldırıp bakan Âdem (a.s.), Arşı Âlâ’da muazzam bir nurla bir isim yazılı gördü: “Ahmed.”

Merak edip sordu: “Yâ RabbiL Bu nur nedir?”

Allah Teâlâ buyurdu: “Bu, senin zürriyetinden bir peygamberin nurudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed’dir. Eğer o olmasaydı, seni yaratmazdım!”1

îmanımızla kabul ettiğimiz bu muazzam gerçeği, milyarlar sene sonra gelen gelen o nurun sahibi de, bütün açıklığıyla ifade buyurmuşlardır.

Bir gün ashabtan Abdullah b. Câbir (r.a.), “Yâ Resûlallah!..” dedi, “Bana, Allah’ın, her şeyden evvel yarattığı şey nedir, söyler misin?”

Şu cevabı verdiler:

“Her şeyden evvel senin Peygamberinin nurunu, Kendi nurundan yarattı. Nur, Allah’ın kudretiyle dilediği gibi gezerdi. O zaman ne Levh, ne kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne semâ, ne arz, ne güneş, ne ay, ne insan ve ne de cin vardı.”2

Semâyı bütün haşmetiyle aydınlatan nur, sonra ilk olarak Hz. Adem’in alnında parladı. Sonra peygamberden peygambere geçerek Hz. İbrahim’e (a.s.) kadar geldi. Ondan da oğlu Hz. İsmail’e intikal etti.”Peygamberlerin Babası” olarak anılan Hz. İbrahim’in iki oğlu vardı: İshak ve İsmail (a.s.). O, oğlu İshak’ın neslinden birçok peygamberin geleceğini Cenabı Hakk’ın ilhamıyla bilmişti. Ancak, çok sevdiği Hacer’den dünyaya gelen oğlu İsmail’in (a.s.) neslinden peygamber gelip gelmeyeceği meçhuli idi.

Bununla birlikte, âhirzamanda büyük bir peygamberin gönderileceğini de biliyordu. Bu sebeple de, Son Peygamber’in, çok sevdiği oğlu İsmail’in neslinden gelmesini şiddetle arzu ediyordu.

İlk banisi Hz. Âdem olan yeryüzünün ilk mabedi Kabe, uzun zamanın geçmesiyle yıkılmış, âdeta yerle bir olmuştu. Hz. İbrahim, bu mukaddes binanın tekrar inşası için Cenâbı Hakk’tan emir aldı ve oğlu İsmail’le birlikte derhâl çalışmaya koyuldu.

Kabe’nin inşası tamamlanınca, baba oğul ellerini dergâhı İlâhî’ye açarak şöyle yalvardılar:

“Ey Rabbimiz!.. Neslimizden gelen Müslüman ümmet içinden bir peygamber gönder; ki o, onlara âyetlerini okusun, Kitab’ı ve hükümlerini öğretsin, onları günahlardan temizlesin!”3

İşte, Cenâbı Hakk, yapılan bu samimî duayı cevapsız bırakmadı ve Hz. İsmail’in neslinden, Peygamberlerin Reisi Hz. Muhammed’i (s.a.v.) göndererek kabul etti. Bu gerçeği bizzat Kâinatın Efendisi, “Ben, babam İbrahim’in duasıyım.”4 diyerek ifade buyurmuşlardır.

Hz. İsmail’in evlâd ve torunları gittikçe çoğaldı ve Arap Yarımadasının her tarafına dağıldı. İçlerinden Adnan Oğulları, onlar içinden Mudar Oğulları ve onlar içinden de Kureyş Kabilesi diğerlerinden üstün ve farklı oldu. Kureyş Kabîlesi içinde ise, Haşîmîler kolu, hepsinden daha çok fazilet ve şeref buldu.

Bu gerçeği de bizzat kendileri şu şekilde ifade buyurmuşlardır:

“Allah, İbrahim Oğullarından İsmail’i, İsmail Oğullarından Kinane Oğullarını, Kinane Oğullarından da Kureyş’i, Kureyş’ten de Benî Haşîm’i, Benî Haşîm’den de beni seçmiştir.”5

Bütün kaynakların ittifakla belirttikleri, Kâinatın Efendisinin 20. dedesine kadar uzanan neseb silsilesi şöyledir:

“Muhammed (s.a.v.), Abdullah, Abdûlmuttâlib (asıl ismi Şeybe), Haşîm, Abdi Menaf [Muğîre], Kusay, Kilab, Mürre, Kâb, Lüeyy, Galib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinane, Huzeyme, Müdrike [Amir], İlyas, Mudar, Nizar, Maad, Adnan.”6

İşte, Fahri Kâinat Efendimizin büyük dedeleri, bu zâtlardı. Her birinin zürriyeti çoğalmış ve her biri pek çok cemaatin reisi, birçok kabîle ve aşiretin dedesi ve babası olmuşlardır.

Ancak, ne vakit birinin iki oğlu olsa veya bir kabîle iki kola ayrılsa, Sevgili Peygamberimizin soyu en şerefli ve en hayırlı olan tarafta bulunur ve her asırda onun büyük dedesi kim ise yüzünde parlayan müstesna nurdan bilinirdi.

Yirminci Dededen Sonraki Neseb Çizgisi

Neseb âlimlerince, Peygamber Efendimizin 20. dedesi olan Adnan’ın, Hz. İbrahim’in neslinden olduğu ittifakla kabul edilmektedir. Adnan ile İbrahim (a.s.) arasında uzun bir zaman mesafesi vardır. Bir kısım neseb âlimleri arada 40 batın [gö­bek] bulunduğunu belirtirler.7

Buna binâen, aradaki zaman biriminin ne kadar uzun oldu­ğunu az çok tasavvur etmek mümkündür.

Bu sebeple, Resûli Ekrem Efendimizin 20. dedesi Adnan’­dan Hz. İbrahim’e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesi, ba­samak basamak tesbit edilememiştir. Bazı neseb âlimleri yedi, bazısı da dokuz göbekte Hz. İsmail’e Peygamber Efendimizin nesebini vardırmışlardır. Haliyle bu, arada birçok basamağın atlandığını ortaya koyar.

Adnan ‘dan Hz. İbrahim ‘e kadar

Bazı âlimler, Peygamber Efendimizin, Adnan’dan Hz. İbra­him’e vardırdıkları ikinci kademe neseb silsilesini şöyle sıra­larlar:

Adnan

Udd (veya Udad)

Mukavvim

Nah ur (veya Sarih)

Teyrah

Ya’ruh

Yeşcub

Nabit

İsmail (a.s.)

İbrahim (a.s.)8

Ayrıca, İbni İshak, bundan sonra da Resûli Ekrem Efendi­mizin neseb silsilesini tâ Âdem’e (a.s.) kadar götürür.9 Ancak, belirtelim ki, diğer kaynaklar bu silsile üzerinde ittifak etmiş değillerdir.


2 Kastalanî, Mevahibû’lLedünniye, c. 1, s. 6. Kastalanî, A.g.e., c. 1, s. 7.

3 Bakara, 129.

4 ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 175; Taberî, Tarih, c. 2, s. 128. 

5 Ibni Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 20; Müslim, Sahih, c. 7, s. 58.

6 İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 13; ibni Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 5556; Belâzurî,

Ensabû’lEşraf, c. 1, s. 12 v.d.; Taberî, Tarih, c. 2, s. 172180. 

7 Mevlânâ Şiblî, Asrı Saadet, c. 1, s. 119.

8 Ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 2; libni Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 56.

9 ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 24.



HUTBE-İ ŞAMİYE



ÜÇÜNCÜ SÖZ

Üçüncü Söz

 

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا

 

         İbadet, ne büyük bir ticaret ve saadet. Fısk ve sefahet, ne büyük bir hasâret ve helâket olduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle…

         Bir vakit iki asker, uzak bir şehire gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler; tâ, yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der: «Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan, ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaatı olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizâmsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zâhirî bir hiffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizâm-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlûb edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur..»       

          O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra şu bahtiyar nefer, sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise, askerliği bırakır. Nizâma tâbi olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur, fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem her şeyden, her hâdiseden titrer bir Sûrette gider. Tâ, mahall-i maksûda yetişir. Orada, âsi ve kaçak cezasını görür.

         Askerlik nizâmını seven, çanta ve silâhını muhafaza eden ve sağa giden nefer ise, kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek rahat-ı kalb ve vicdan ile gider. Tâ o matlûb şehire yetişir. Orada, vazifesini güzelce yapan bir namuslu askere münasib bir mükâfat görür.

         İşte ey nefs-i serkeş! Bil ki: O iki yolcu, biri mutî-i kanun-u İlâhî, birisi de; âsi ve hevâya tâbi insanlardır. O yol ise, hayat yoludur ki: Âlem-i Ervahtan gelip kabirden geçer; âhirete gider. O çanta ve silâh ise, ibâdet ve takvâdır. İbadetin çendan zâhirî bir ağırlığı var. Fakat,

mânâsında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki, târif edilmez. Çünki: Âbid, namazında der:

اَشْهَدُ اَنْ لآَ اِلَهَ اِلاَّ اللّهُ Yâni: “Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat, onun elindedir. O hem Hakîm’dir; abes iş yapmaz. Hem Rahîm’dir; ihsanı, merhameti çoktur” diye îtikad ettiğinden her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur. Dua ile çalar. Hem her şey’i kendi Rabbisinin emrine müsahhar görür, Rabbisine iltica eder. Tevekkül ile istinad edip her musibete karşı tahassun eder. Îmanı, ona bir emniyet-i tâmme verir. Evet her hakikî hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, îmândır, ubûdiyettir. Her seyyiat gibi cebânetin dahi menbaı, dalâlettir. Evet, tam münevverül kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki; hârika bir kudret-i Samedâniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevverül- akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise; gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. “Acaba bu serseri yıldız Arzımıza çarpmasın mı?” der; evhâma düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hânelerini terkettiler.)

         Evet insan, nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde; sermayesi hiç hükmünde… Hem nihayetsiz musibetlere maruz olduğu halde; iktidarı, hiç hükmünde bir şey… Âdeta sermaye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat, emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları ise; dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. Bu derece âciz ve zaîf, fakir ve muhtaç olan ruh-u beşere ibâdet, tevekkül, tevhid, teslim; ne kadar azîm bir kâr, bir saadet, bir ni’met olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür, derk eder. Mâlûmdur ki: Zararsız yol, zararlı yola -velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa- tercih edilir. Halbuki: mes’elemiz olan ubûdiyyet yolu, zararsız olmakla beraber ondan dokuz ihtimal ile bir saadet-i ebediyye hazinesi vardır. Fısk ve sefahet yolu ise: -hattâ fâsıkın itirafıyla dahi- menfaatsız olduğu halde, ondan dokuz ihtimal ile şekavet-i ebediyye helâketi bulunduğu; icmâ ve tevâtür derecesinde hadsiz ehl-i ihtisasın ve müşâhedenin şehadetiyle sabittir. Ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbaratıyla muhakkaktır.

Elhasıl: Âhiret gibi, dünya saadeti dahi, ibâdette ve Allah’a asker olmaktadır. Öyle ise, biz daima: اَلْحَمْدُ ِللّهِ عَلَى الطَّاعَةِ وَالتَّوْفِيقِ   demeliyiz. Ve müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.

* * *

 



İKİNCİ SÖZ

İkinci Söz

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ

         Îmanda ne kadar büyük bir saadet ve ni’met ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

         Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbîn, talihsiz bir tarafa; diğeri Hudâbîn, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.

         Hodbîn adam, hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki: Her yerde âciz bîçareler, zorba müdhiş adamların ellerinden ve tahrîbatlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hâli görür. Bütün memleket, bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi, şu elîm ve muzlim hâleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünki: Herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor. Ve ortalıkta dahi, müthiş cenâzeleri ve me’yusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azab içinde kalır. Diğeri Hüdâbîn, Hüdâperest ve Hak-endîş, güzel ahlâklı idi ki: Nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehr-âyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhâneler.. herkes ona dost ve akrabâ görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisat-ı umumiye şenliği görüyor. Hem, tekbir ve tehlil ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemi ile müteellim olmasına bedel; şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın süruru ile mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer. Allah’a şükreder. Sonra döner, öteki adama rastgelir. Halini anlar. Ona der: “Yâhu sen divâne olmuşsun. Batnındaki çirkinlikler, zâhirine aksetmiş olmalı ki; gülmeyi ağlamak, terhisatı, soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al. Kalbini temizle.

 

 Tâ, şu musibetli perde senin nazarından kalksın, hakikatı görebilesin. Zira, nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyet-perver, muktedir, intizâm-perver, müşfik bir melikin memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyat ve Kemâlât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği Sûrette olamaz.” Sonra o bedbahtın aklı başına gelir. Nedâmet eder. “Evet, ben işretten dîvâne olmuştum. Allah senden razı olsun ki, Cehennemî bir hâletten beni kurtardın.” der.

Ey nefsim! Bil ki: Evvelki adam kâfirdir. Veya fâsık gafildir. Şu dünya, onun nazarında bir mâtemhâne-i umumiyyedir. Bütün zîhayat, firak ve zeval sillesiyle ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insan ise; ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcûdât, ruhsuz, müdhiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evham, küfründen ve dalâletinden neş’et edip, onu mânen ta’zib eder. Diğer adam ise; mü’mindir. Cenâb-ı Hâlikı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya, bir zikirhâne-i Rahman, bir tâlimgâh-ı beşer ve hayvan ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır. Bütün vefiyât-ı hayvâniyye ve insâniyye ise; terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, mânen mesrurâne, dağdağasız diğer bir âleme giderler. Ta yeni vazifedârlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdat-ı hayvaniyye ve insâniyye ise; ahz-ı askere, silâh altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakîm memnun memurlardır. Bütün sadalar ise, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neş’esinden neş’et eden nağamattır. Bütün mevcûdât, o mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerîm’inin ve Mâlik-i Rahîm’inin birer mûnis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok lâtif, ulvî ve leziz, tatlı hakikatlar, îmanından tecelli eder, tezâhür eder.

         Demek îman, bir mânevî tûba-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise mânevî bir Zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.

Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyette ve îmandadır. Öyle ise, biz daima: اَلْحَمْدُ ِللّهِ عَلَى دِينِ اْلاِسْلاَمِ وَ كَمَالِ اْلاِيمَانِ demeliyiz…

* * *

 



YANGINA GİDER GİBİ

Beni anlamıyorlar yahut anlamak istemiyorlar.
Bana ona buna niçin sataştın diyorlar,farkında değilim.
Karşımda müthiş bir yangın var alevleri göklere yükseliyor, içinde evladım yanıyor imanım tutuşmuş yanıyor.
O yangını söndürmeye imanımı kurtarmaya koşuyorum.
Yolda biri beni kösteklemek istemiş ayağım ona çarpmış ne ehemmiyeti var
Bediüzzaman



Eid song



EMİRDAĞ LAHİKASI

Emirdağ Lâhikası mecmuâsından İslâm harfleri ile alakalı kısımlar

Eğer tab’ edilse herkes kolayca elde edeceği için kemâl-i merakla ona çalışmaz, bilfiil neşrine hizmet vazifesini kaybeder .
Risâle-i Nur’un mühim bir vazifesi, Âlem-i İslâm’ın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan hurûf-i İslâmiyeyi muhâfaza etmek olduğundan , tab’ yoluyla işe girişilse, şimdi ekser halk yeni hurûfu bildiği için en çok Risâleleri yeni hurufla tab’ etmek lazım gelir.Bu ise Risâle-i Nur’un yeni hurûfa bir fetvası olup şakirdleri de o kolay yazıyı tercih etmeğe sebep olur..
EMİRDAĞ LÂHİKASI, SH. 191 (Osmanlıca Nüsha)
Beş türlü de dünyevî faidesi vardır:
1- Rızıkda bereket.
2- Kalbde rahat ve sürûr.
3- Mâişetde sühûlet.
4- İşlerinde muvaffakiyet.
5- Talebelik faziletini almakla bütün Risâle-i Nur talebelerinin has dualarına hissedâr olmaktır.”
İki mühim netice:
Kalemle Nurlara hizmet ve sadâkatle talebesi olmanın iki mühim neticesi vardır:
1- Âyât-ı Kur’âniyye’nin işaretiyle imanla kabre girmektir .2- Bütün şakirdlerin mânevî kazançlarına nur dairesindeki şirket-i mâneviyye sırrıyle umum onların hasenâtlarına hissedâr olmaktır .”
EMİRDAĞ LÂHİKASI, SH. 77, 78 (50. MEKTUB) (Osmanlıca Nüsha)
AZİZ, SIDDÎK KARDEŞLERİM!
Sizin bu defa neş’eli, güzel mektuplarınızı, Risâle-i Nur’un serbestiyeti ve matbaa kapısıyla intişarı hakkında beni çok mesrur eyledi ve kahraman Tahiri’nin yine bu ehemmiyetli işte çalışması için buraya gelmesi, beni şiddetle dünyaya bakmağa sevketti.Kalben dedim: Madem kardeşlerim bu derece istiyorlar, çaresini arayacağız.Gecede kalbime geldi ki, iki ehemmiyetli sebepten inayet-i İlâhiyye tam serbestiyet ve eski harflerle tamamını tab’ etmek müsaade etmiyor .
BİRİNCİ SEBEP: İmam-ı Ali’nin (r.a.) işaret ettiği gibi , perde altında her müştak, kendi kalemi ile veyahud başka kalemleri çalıştırmasıyla büyük bir ibadet ve ahirette şehidlerin kanıyla râcihâne muvâzene edilen mürekkep ile mücâhede hükmündeki kitabetle envar-ı imanı neşretmektir. Eğer tab’ edlise, herkes kolayca elde ettiği için, kemal-i merakla ona çalışmaz, bilfiil neşrine hizmet vazifesii kaybeder.
İKİNCİ SEBEP: Risâle-i Nur’un mühim bir vazifesi , âlem-i İslâm’ın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan huruf-i arabiye’yi muhafaza etmek olduğundan, tab yoluyla işe girişilse şimdi ekser halk yalnız yeni hurufu bildikleri için, en çok Risâleleri yeni hurufa bir fetvası olup şakirdleri de kolay yazıyı tercih etmeğe sebep olur. Onun için, şimdiye kadar pek çok müstehak ve layık iken, Risâle-i Nur’a serbestiyet verilmemişti. Lillâhilhamd, şimdi hakikatlarının kuvvetiyle serbestiyeti kazandı . Hatta eski harfle tab’ yasak iken “Ayet’ül Kübra” yı bize teslim ettirip bir kerâmet-i ekber gösterdi.
Biz şimdi gayet mühim ve herkese lazım “Meyve” ile “Hüccet’ül Bâliğa”yı ikisi bir cild olarak yeni hurufla teb’etmek için Tahiri ile İstanbul’a gönderdim.Yalnız Meyve’nin onuncu ve onbirinci mes’elelerini vakit bulamayıp teshihsiz ona verdim. Şayet tab’edşlse, o iki mes’eleyi tam tashih edip bana gönderirsiniz.
Hem o iki Risâle, ya dahilde, ya hariçte, aşikâre veya gizli, İstanbulda veya dışarda eski harflerle tab’etmek lazımdır.
Hem “Mu’cizât-ı Kur’aniye” zeyilleriyle ve “Mu’cizât-ı Ahmediye”(asm) dahi zeyilleriyle beraber ikisi bir cild içinde eski harfle imkan dairesinde ya İstanbul veya başka yerde eski harfle, tevâfuklu “Hizbün Nuriye”, “Hizb-ül Kur’an” gibi tab’etmesine çalışmak lâzımdır ki, Kur’an-ı Mü’ciz’ül Beyan’ın göze görünen tevâfuk mu’cizesinin muhafaza ile tab’edilmesine mukaddeme olsun.Fakat temenni ile, meşveret ile, ihtiyat ile bu kudsî mes’eleye çalışmak lâzımdır.
Umum kardeşlerimi birer birer selam ve selâmetlerine dua ederiz.Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun, en eski şakirdlerinden olan kâtib Osman ve Halil İbrahim, hiç sarsılmadan, değişmeden sadakatlerinde demir gibi devam edip çoklara da hüsn-i misal oluyorlar.
SAİD-İ NURSİ
Emirdağ Lâhikası, sh. 147
Aziz, sıddîk kardeşlerim, bu dehşetli asırda mükemmel tesellilerim ve varislerim!
Sizin fevkalade sa’y ü gayretiniz Isparta ve civarını bir geniş Medresetü’z Zehrâ’ya ve bir Câmi’ül Ezher’e çevirdiğine bir delil de,bu defa matbaacıları da hayrette bırakan yazdıklarınız “Asâ-yı Mûsa mecmuası”ndan yirmiden ziyade mükemmel, tevafuklu nüshalarını bu yarım ümmî kardeşinize göndermenizdir. Cenab-ı Erhamürrahimîn size, yazanlara ve yardım edenlere herbir harfine mukabil bin rahmet eylesin ve binler meyve-i cennet ihsan etsin ve yüzer hasenât defter-i ‘amâlinize yazdırsın! Âmin! Âmin! Âmin!
Ben onlara baktım, kalbime geldi ki: Bu kahramanların şimdi de bir mükafatları yok mu?
Birden ihtar edildi: Onlar bu mecmuayı yazmakla feylesofları susturan, imana getiren kuvvetli bir ders-i imanîyi en evvel kendi kendilerine tam okuyorlar, manevi bir hazine kazanıyorlar.
Hem onların nüshaları, pek çokların imanlarını kurtaracaklar veya imana gelecekler . Bir hadis de vardır ki: “Bir tek adam seninle imana gelse, sahra dolusu kırmızı koyundan daha hayırlıdır.”
Hem onlar, bu mübarek kalemleriyle, eski zamanda İslâmiyet’in büyük ve mücahid kahramanlarının kılıçlarının kudsî hizmetlerini görüyorlar. ELBETTE İSTİKBÂL, ONLARI VE NURCULARI ÇOK ALKIŞLAYACAK..
Emirdağ Lâhikası, sh. 240
[Asa-yı Musâ'nın tab'ı hakkında]
Asâ-yı Mûsa ve Zülfikâr’ın futuhâtlarına, hususan resmî dairelerde,bir emâresi olduğuna kanaatimiz kat’idir.
Emirdağ Lâhikası, sh. 31
[Asa-yı Musâ'nın tab'ı hakkında]
En büyük me’murların, onlara gönderilen Risâle-i Nur’un müdafaası Meryve’nin tesiriyle başka Risâleleri de, bilhassa Hüccetullah’ül - Bâliğâ Mecmuası’nı [her iki Risâle de Asâ-yı Mûsa'dadır] kemal-imerakla tedkik etmeğe başlamaları onların inadlarını kırdığına çok emareler var..
Emirdağ Lâhikası, sh. 244
[Asa-yı Musâ'nın tab'ı hakkında]
Ben, ikisini Câmi’ül- Ezher ulemâsına, ikisini Medine-i Münevvere’nin Ravza-i Şerif hey’eti ulemâsına göndermek üzere üç Asâ-yı Mûsa, üç Zülfikar hazırladım.
Emirdağ Lâhikası, sh. 189
[Asa-yı Musâ'nın tab'ı hakkında]
Mustafa Oruç’a evvelce eski harfle gönderdiğimiz mecmualardan sonra, yeni harfle sekiz dokuz parçayı da, onun istemesi ve (üniversite talebeleri çok muhtaç ve müştakdır) demesi üzerine gönderdik.
Emirdağ Lâhikası, sh. 102, 103
[Asa-yı Musâ'nın tab'ı hakkında]
Bunun tab’ından maksadım, bu mübarek milleti ve vatanı manevî ve maddî anarşilikten muhafaza etmek ve asayiş ve inzibâta mânevi yardım etmek ve anarşiliği uyandıran harici bir cereyânın istilâsına manevi sed çekmek ve Âlem-i İslâm!ın bize karşı itiraz ve ittihamını izâleye ve eski muhabbet ve uhuvvetini celbetmeğe çalışacaktır.
Emirdağ Lâhikası, sh. 240
[Asa-yı Musâ'nın tab'ı hakkında]
Asâ-yı Mûsa ve Zülfikâr’ın futuhâtlarına, hususan resmî dairelerde,bir emâresi olduğuna kanaatimiz kat’idir.
Emirdağ Lâhikası, sh. 31
[Asa-yı Musâ'nın tab'ı hakkında]
En büyük me’murların, onlara gönderilen Risâle-i Nur’un müdafaası Meyve’nin tesiriyle başka Risâleleri de, bilhassa Hüccetullah’ül - Bâliğâ Mecmuası’nı [her iki Risâle de Asâ-yı Mûsa'dadır] kemal-i merakla tedkik etmeğe başlamaları onların inadlarını kırdığına çok emareler var..
Emirdağ Lâhikası, sh. 244
[Asa-yı Musâ'nın tab'ı hakkında]
Ben, ikisini Câmi’ül- Ezher ulemâsına, ikisini Medine-i Münevvere’nin Ravza-i Şerif hey’eti ulemâsına göndermek üzere üç Asâ-yı Mûsa, üç Zülfikar hazırladım.
Emirdağ Lâhikası, sh. 147, 148
[Asa-yı Musâ'nın tab'ı hakkında]
İmam-ı Ali (r.a.) Risâle-i Nur’un en son eserini (Celcelûtiyye) de ” Ve ism’ü asâ Musâ bihi’z- zulmetü’n- celet ” fıkrasıyla haber veriyor. Biz bir iki sene evvel Âyet’ül Kübrâ’yı en son zannetmiştik. Halbuki şimdi altmış dörtde te’lifçe Risâle-i Nur’un tamam olması ve bu cümle-i Âleviyye’nin meâlini, yeni; karanlığı dağıtacak, Asâ-yı Mûsa Aleyhisselâm gibi ışık verecek, sihirleri iptal edecek bir Risâleden haber vermesi..”
Emirdağ Lâhikası, sh. 127
[Asa-yı Musâ'nın tab'ı hakkında]
Kastamonu ve İnebolu’daki kardeşlerimize pek çok selâmlarla beraber, hattı güzel, vakti müsait olanlar, Isparta ve civarı gibi “Asâ-yı Mûsa Mecmuası” nı yazsalar çok münasip olur. Bu vazife-i nuriye inşaAllah matbaanın çok fevkinde iş görecek.
Emirdağ Lâhikası, sh. 135
[Asa-yı Musâ'nın tab'ı hakkında]
Ben, gece Asâ-yı Mûsa mecmuasını yazanları düşündüm ve yeni mektublarda o noıktada bahis aradım.Bu ağır kışta ve ara sıra bana münafıkların ilişmeleri, bunlara fütur verme ihtimâli var. Bu yazıcılara bir kamçı-yı teşvik lâzım.
Emirdağ Lâhikası, sh. 169
[Asa-yı Musâ'nın tab'ı hakkında]
Ben Beraat gecesinden az evvel Asâ-yı Mûsa tashihiyle meşgul iken bir güvercin pencereye geldi, bana baktı.Ben dedim:”Müjde mi getirdin?” İçeriye girdi, güya eskiden dost imişiz gibi hiç ürkmedi.Asâ-yı Mûsa’nın üstüne çıktı, üç saat oturdu [haşiye] . Ekmek, pirinç verdim, yemedi.Tâ akşama kadar kaldı.Sonra gitti, tekrar geldi.Berât gecesinde tâ sabaha kadar yanımda kaldı.Ben yatarken başıma geldi, Allah’a ısmarladık nev’inden başımı okşadı.Sonra çıktı gitti.İkinci gün, ben teessüf ederken yine geldi.Bir gece daha kaldı. Demek bu mübârek kuş, hem ASÂ-YI MÛSA’yı, hem Berâtımızı tebrik etmek istedi.
[HAŞİYE: ] Evet, biz gözümüzle gördük. Nureddin, Mehmed, İsmail
Emirdağ Lâhikası, sh. 159
“Tahiri’nin İstanbul’a Hüsrev’in pek çok vazifelerini tamamen yapması kanaatim geldi ki, Barla’da bulunduğum zaman bütün yazanların tashihatının te’lif hizmetini yapmamda tahakkuk eden büyük inayet ve harika muvaffakiyyet, aynen Hüsrev’de ve yardımcılarında dahi nümûnesi var .”
Emirdağ Lâhikası, sh. 168
Hüsrev’i tashihde ve tevzide ve tedbirde ve muhaberede ve Nurların neşir ve yetiştirmesinde tebrik ve muvaffakiyyetine dua ederiz.Bu ehemmiyetli vazifelerle beraber,yine o şirin ve parlak kaleminin yazılarını çok nüshalarda görüyoruz.Hem müstakil nüshaları da yazıyor, mektublarından anlıyorum..
Emirdağ Lâhikası I, sh. 145
Ve râbian: Yazıda merhum Âsım’a benzeyen Yakub Cemal’in hayatta olduğunu ve hayatta ise Nurlar ile, o güzel kalemi ile hizmet ediyor mu bilemediğim için, çok defa hazînane ve müteessifane düşünüyordum. Hadsiz şükür olsun ki; hem hayatta, hem Nurlarla hizmette, hem sadakatta olduğunu gösteren bir mektubunu aldım, elhamdülillah dedim.
Emirdağ Lâhikası I, sh. 149
Birden ihtar edildi ki: Onlar, bu mecmuayı yazmakla feylesofları susturan, imana getiren kuvvetli bir ders-i imanîyi en evvel kendi kendine tam okuyorlar, manevî bir hazine kazanıyorlar. Hem onların nüshaları, pek çokların imanlarını kurtaracaklar veya imana gelecekler. Bir hadîste vardır ki: “Bir tek adam seninle imana gelse, sahra dolusu kırmızı koyundan daha hayırlıdır.” Hem onlar, bu mübarek kalemleriyle, eski zamanda İslâmiyet’in büyük mücahid kahramanlarının kılınçlarının kudsî hizmetlerini görüyorlar. Elbette istikbal, onları ve Nurcuları çok alkışlayacak.
Emirdağ Lâhikası I, sh. 167
Bu şuhur-u mübarekede, Nurcuların şirket-i maneviyesine inşâAllah pek çok kudsî servet girecek. Herbir Nurcu, binler lisanla ve yüzer kalemle çalışacak gibi kâr kazanacak. Ve bu mübarek ve çok bereketli aylarda beş tarzda ibadet sayılabilen kalemle Zülfikar-ı Mu’cizat mecmuasına hizmet edenler, tam bahtiyardırlar. Fakat yazıdan ziyade, sıhhatine dikkat etmek lâzım ve elzemdir. Bugün de tatlı iki manidar tevafuku gördüm. Kanaatım geldi ki; benim bugünlerde zahmetler içinde Asâ-yı Musa tashihinde sıkıntılarıma mukabil, inayet-i İlahiye ücretimi ve tayinatımı şirin bir surette veriyor.
Emirdağ Lâhikası I, sh. 190,191
(……………………….) / (………………………..)
Bu iki hadîs-i şeriften alınan bir ilhamla, Risâle-i Nur’u yazmanın dünyevî ve uhrevî pek çok faidelerinden, Risâle-i Nur’da beyan edilen ve şakirdlerinin tecrübeleriyle tasdik edilen yalnız birkaç tanesini beyan ediyoruz.
Beş türlü ibadet
1- En mühim bir mücahede olan ehl-i dalalete karşı manen mücahede etmektir.
2- Üstadına neşr-i hakikat cihetinde yardım suretiyle hizmet etmektir.
3- Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmektir.
4- Kalemle ilmi tahsil etmektir.
5- Bazan bir saati bir sene ibadet hükmüne geçen, tefekkürî olan bir ibadeti yapmaktır.
Beş türlü de dünyevî faidesi var
1- Rızıkta bereket.
2- Kalbde rahat ve sürur.
3- Maişette sühulet.
4- İşlerinde muvaffakıyet .
5- Talebelik faziletini almakla, bütün Risâle-i Nur talebelerinin has dualarına hissedar olmaktır.
Kalemle Nurlara hizmet ve sadakatla talebesi olmanın iki mühim neticesi vardır:
1- Âyât-ı Kur’aniyenin işaretiyle, imanla kabre girmektir .
2- Bütün şakirdlerin manevî kazançlarına, Nur dairesindeki şirket-i maneviye sırrıyla, umum onların hasenatlarına hissedar olmaktır.
Hem bu talebesizlik zamanında, melaikelerin hürmetine mazhar olan (Haşiye: Bazı ehl-i keşfin kat’î müşahedesiyle sabittir.) talebe-i ulûm-u diniye sınıfına dâhil olup âlem-i berzahta -talii varsa, tam muvaffak olmuşsa- Hâfız Ali ve “Meyve”de bahsi geçen meşhur talebe gibi; şüheda hayatına mazhar olmaktır.



KUR’AN OKUYALIM



BAYAN NURCULARA EHEMMİYETLİ BİR DERS

 Üstad Hz. kadınlarla muhavere namında bu zamanda dehşetli düşünce ve fikir yanlışlarından bahsederek hak ve hakikat namına bazı beyanatta bulunmuştur. Bütün Ahiret hemşirelerimizin bu dersi ehemmiyetle okumasını temenni ediyoruz.      

        Ehl-i iman âhiret hemşirelerim olan kadınlar taifesi ile bir muhaveredir

        Bazı vilayetlerde taife-i nisadan samimî ve hararetli bir surette Nurlara karşı alâkalarını gördüğüm ve haddimden pek ziyade, onların Nurlara ait derslerime itimadlarını bildiğim sıralarda, mübarek Isparta’ya ve manevî Medreset-üz Zehra’ya üçüncü defa geldiğim zaman işittim ki; o mübarek âhiret hemşirelerim olan taife-i nisa, benden bir ders bekliyorlarmış. Güya vaaz suretinde câmilerde onlara bir dersim olacak.

       Halbuki ben dört-beş vecihle hastayım ve hem perişan, hattâ konuşmaya ve düşünmeğe iktidarsız bulunduğum halde, bu gece şiddetli bir ihtar ile kalbime geldi ki; madem onbeş sene evvel gençlerin istemeleriyle Gençlik Rehberi’ni onlar için yazdın ve pek çok istifade edildi. Halbuki hanımlar taifesi, gençlerden daha ziyade bu zamanda öyle bir rehbere muhtaçtırlar.
       
         Ben de bu ihtara karşı gayet perişan ve za’f u aczimle beraber “Üç Nükte” ile gayet muhtasar bazı lüzumlu maddeleri, o mübarek hemşirelerime ve manevî genç evlâdlarıma beyan ediyorum.

        BİRİNCİ NÜKTE: Risale-i Nur’un en mühim bir esası şefkat olmasından, nisa taifesi şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle daha ziyade Risale-i Nur’la fıtraten alâkadardırlar. Ve lillahilhamd, bu fıtrî alâkadarlık çok yerlerde hissediliyor. Bu şefkatteki fedakârlık, hakikî bir ihlası ve mukabelesiz bir fedakârlık manasını ifade ettiğinden, şimdi bu zamanda pek çok ehemmiyeti var.

       Evet bir vâlide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlas ile vazife-i fıtriyesi itibariyle kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki; hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile; hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymetdar seciye inkişaf etmez veyahut sû’-i istimal edilir.Yüzer nümunelerinden bir küçük nümunesi şudur:
 
       O şefkatli vâlide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. “Oğlum paşa olsun” diye bütün malını verir; hâfız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor ve dünya hapsinden kurtarmağa çalışıyor, Cehennem hapsine düşmesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak o masum çocuğunu, âhirette şefaatçı olmak lâzım gelirken davacı ediyor. O çocuk, “Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekva edecek. Dünyada da terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, vâlidesinin hârika şefkatının hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder.

      Eğer hakikî şefkat sû’-i istimal edilmeyerek, bîçare veledini haps-i ebedî olan Cehennem’den ve i’dam-ı ebedî olan dalalet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrı ile çalışsa; o veledin bütün ettiği hasenatının bir misli, vâlidesinin defter-i a’maline geçeceğinden, vâlidesinin vefatından sonra her vakit hasenatları ile ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, âhirette de değil davacı olmak, bütün ruh u canı ile şefaatçı olup ebedî hayatta ona mübarek bir evlâd olur.

        Evet insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun vâlidesidir. Bu münasebetle ben kendi şahsımda kat’î ve daima hissettiğim bu manayı beyan ediyorum:

        Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zâtlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki; en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi merhum vâlidemden aldığım telkinat ve manevî derslerdir ki; o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum. Demek bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma, merhum vâlidemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.
 
        Ezcümle; meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikatı olan acımak ve merhamet etmeyi, o vâlidemin şefkatlı fiil ve halinden ve o manevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum. Evet bu hakikî ihlas ile hakikî bir fedakârlık taşıyan vâlidelik şefkati sû’-i istimal edilip, masum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun masum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkatı sû’-i istimal etmektir.

        Evet kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş manası olmayarak ruhunu feda ettiklerine; o şefkatın küçücük bir nümunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu feda etmesi isbat ediyor.
  
        Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve a’mal-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlastır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlas bulunuyor.

        Eğer bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiyede pek büyük bir saadete medar olur. Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki, yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa şan ü şeref istiyorlar. Fakat maatteessüf bîçare mübarek taife-i nisaiye, zalim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, za’fiyetten ve acizden gelen başka bir nevide riyakârlığa giriyorlar.



AYETÜL KÜBRA RİSALESİ